Elimde ıssız bir rica çevirip duruyorum. Sonra parmaklarımın ucunda kanlar, önümde düznsiz bir duvar ve o duvarın hüzünlü istikbali görünüyor gözüme. Hemen gözlerimi kapatıyorum. Derinleştiğim şey, bir uçurum olmalı. Orada ne kadar beklersem, daha yükseğe çıkıyorum. Kim bilir ne zaman düşeceğim fakat düşeceğim. Lütfu inkâr kertesinde elimin tersine yapıştırmışım, bu işin başka bir yolu yok. Kibar olmak çözmüyor bunları. Aklımda belli belirsiz işaretler var diye yaşam daha soğuk veya daha sıcak diyemem ki. Beni kim bilir hangi kırıntılara paylaştırdılar.
Bir çığırtkan duyuyorum sürekli ağaçları sarsıp duruyor. Aynı şeyleri söyleyip duruyor. Ben başka ağaçların arkasında gizli gizli onu serediyorum. Korktuğumdan değil fakat midem bulanıyor. Ağzımı ne zaman açsam, havaya simsiyah bir duman karışıyor. Sonra herşeyin tadı bir öncekinden daha fazla kaçmış oluyor. Ben ellerimle ağaca tutunuyorum. Ağacın gövdesini öyle bir sıkıyorum, yamuk yumuk da olsa bir çatırtıyla karışık bir inilti duyuluyor. O çığırtkan arkasını dönüp bana bakıyor birden. Bakıyorum ağzından mor gömlekler boşalıyor, sonra kağıt tomarları ve apartman bacaları fışkırıyor. Beni göremiyor, başka bir şeylere de bakınıyor mu bilmiyorum, bir şey göremeyince de işte ne yapıyorsa onu yapmaya devam ediyor.
Şimdi tekrar duvarın önünde yine bir ricayı çevirip duruyorum. Karanlık bir memlekette ilklerin el çırpıştırmalarını hissediyorum nedense. Sonra hayalimde incecik, kıvrımlı bir yolda yürüyorum. O yol, kıvrımlı, üstünde sivri taşlar var. O sivri taşları görünce öyle bir seviniyorum ki bildiğim tüm şeyleri unutup o yolda kendimi kanata kanata yürüyorum. O yolu hayalimde görüyor olmamın bile bir ihtişamı var. Benim unuttuğum gurbetliğimi zarafetle başımı kakan güzel yol. Unuttum çünkü ellerim kuru, alnım kuru ve üzerimde kim bilir ne zamanın kıyafetleri delik deşik olmuş ve beni taşıyan bu yeryüzünün kendine has kıyametinde dirilmeyi analayamayan bir ben kaldım azannediyorum. O patlama çatlamaları duyamadığımdan unuttum.
18 Aralık 2017 Pazartesi
12 Aralık 2017 Salı
Baş dönmesi
Bilmiyorum
sahiden arkamda mı bekliyorlar
yeni küller doğurarak
yerlere adımlarını saplayan
kavgaları kendileriyle
abuk sabuk maceralar peşinde
soğumuş nefesleriyle
küçülmüş gölgeler.
sesler değişecek mi
böğürmelerin ardından
hayatı inceltmiş kırmızı lekeler
bir ayak hareketi
sonra kelimeleri öyle bir sıkıştırmak hâli
öteden geldiklerinde
göğü delerek beliren
sapıtmış aydınlıklar
Bitmeyecek
sofrasının altında o küçülmüş yiğidin
dönüp duran parmak hareketleri
eğip bükülmüş bir ahlak
hem o sofranın bir halkı var
sonra arkalarında bekleyen bir yavru memleket
beni biliyor sanıyorlar
biliyorum diye biliyorlar
ben, perişanlığı hangi amele sayacağım
bilmiyorum.
Konuşacağım diyelim
sonra üçlü bir halka çevirelim arkasından
benim arkamda olmasınlar artık
başka renklerin ortasında bir cümbüşte
perdeler yırtılıp durmasın
tüm başları birden döndürelim
Simsiyah bir örtü uçarak gelsin
sonra,
hangi kızıllık terk edecek burayı
hem beni kim ikna ediyor o sırada
yolların ortasında boynumla
koca bir oyuğun ortasında
bilmiyorum.
sahiden arkamda mı bekliyorlar
yeni küller doğurarak
yerlere adımlarını saplayan
kavgaları kendileriyle
abuk sabuk maceralar peşinde
soğumuş nefesleriyle
küçülmüş gölgeler.
sesler değişecek mi
böğürmelerin ardından
hayatı inceltmiş kırmızı lekeler
bir ayak hareketi
sonra kelimeleri öyle bir sıkıştırmak hâli
öteden geldiklerinde
göğü delerek beliren
sapıtmış aydınlıklar
Bitmeyecek
sofrasının altında o küçülmüş yiğidin
dönüp duran parmak hareketleri
eğip bükülmüş bir ahlak
hem o sofranın bir halkı var
sonra arkalarında bekleyen bir yavru memleket
beni biliyor sanıyorlar
biliyorum diye biliyorlar
ben, perişanlığı hangi amele sayacağım
bilmiyorum.
Konuşacağım diyelim
sonra üçlü bir halka çevirelim arkasından
benim arkamda olmasınlar artık
başka renklerin ortasında bir cümbüşte
perdeler yırtılıp durmasın
tüm başları birden döndürelim
Simsiyah bir örtü uçarak gelsin
sonra,
hangi kızıllık terk edecek burayı
hem beni kim ikna ediyor o sırada
yolların ortasında boynumla
koca bir oyuğun ortasında
bilmiyorum.
17 Ekim 2017 Salı
Bir takım belirtiler
Dolgun, sesi tok, yokluğu kuvvetli, alçakgönüllü, fakat yok sayılmayı bir yara gibi taşıyabilen incecik manalar ve o manaları gösteren, "bakın orada" diyebilen kaldırım önü, kapı ardı, gülüseyen insanlar var. Bunun içtihadı artık bitmiş, böyle devam edecek. Gökyüzünden moloz yığınları yağmaya başladığında onlar yine ellerini uzatacaklardır tabii veya elleri olmadığından geceye iniltilerini yayacaklardır ama bunun bir önemi yok. Güzellik isimleri, coşkun kafa havaları, sesli gülmeler veya çığırtkan ağlayışlar bazı şeyleri görmek istemiyorlar. Bir sığırın iteklenerek, ayaklarına vurula vurula bilmem nereye götürülmesini ve o vurmalarla açılan yaralardan saçılan minik ve ihmal edilebilecek küçüklükteki yakarışları bilmek istemezler. Aklın, kendi kuytusunda, kendi sinsiliğini, kabullerini ve daha iyisini yapamayacağı saçmalığını güzelleyerek uzayın bu yaftalı noktasında bu lekeli fikirlerini etrafa ciddiyetle haykırmasını bilmek istemezler. Bu durumda onlar diye belirtmek mi gerekecektir bilmiyorum. Ortalık da boş. yalnız bazı çağrışımlar ve o çağrışımların gölgeleri, o gölgelerin sessizliğinden yayılan yankılar var. Dolayısıyla burada görülmek istenmeyen şeyler; ağızların yemek yerken kıpırdayışıdır, beyaz fayansların arasında insanın aslında insan olmadığını gizlemek çabasıdır, kanlı yaraların sularını zevkle emerken duyulan umursamazlık ve sonra da ölümün bunca doğallığını garipsemek, yaşama dair lalettayin tuhaflıklar ve saçmalıklar yapılmasıdır. Mana diye bunların dayatılmasıdır. Bu sonuncuyu anlatılan bahsin karşıtları görmek istemezler tabii.
Kıpırdamanın, sürekli bir şeylerin peşinde yerleri koklayarak gezinmenin, nefes alıp vermenin, sırf konuşmak yetisi evrimsel süreçten paya düştü diye durmadan konuşmanın ve konuşmaların etrafa yaydığı iğrenç kokuları bastırmaya çalışıp bunları düzeyli, anlamlı, kallavi etiketi altında sunulan bazı cümlelerle bulandırıp kendi ismini haykırmanın asla düzgün bir veda sağlamayacağı açık. Tabii ısrarla devam eden farazi ucub ve gök takıntısının, kırbaçlanan yeryüzüne takılan şekilli ziynetlere bakıp bakıp izbe bir yerde dövülmüş, tecavüz edilmiş ve ölmek üzere olan bir kadına bakıp hayran olmakla farkı olmayan devasa bir sahteliğin insana hiç bir şey göstereceği yok. Düzgün bir veda için bir yol kalmadı sayılır. Yol dediğim de asla düzgün, sağlam ve işlemeli bir kapıdan girilemeyecek, bastığında ayağına sağlam ve dertsiz bir zemin hissi vermeyecek, belki bir sürü mahlukatın kemirdiği, bastığında ayağının içine gömüleceği, tozlu küflü bir merdiven. Düşünmenin sağladığı yol bu olsa gerek.
Kıpırdamanın, sürekli bir şeylerin peşinde yerleri koklayarak gezinmenin, nefes alıp vermenin, sırf konuşmak yetisi evrimsel süreçten paya düştü diye durmadan konuşmanın ve konuşmaların etrafa yaydığı iğrenç kokuları bastırmaya çalışıp bunları düzeyli, anlamlı, kallavi etiketi altında sunulan bazı cümlelerle bulandırıp kendi ismini haykırmanın asla düzgün bir veda sağlamayacağı açık. Tabii ısrarla devam eden farazi ucub ve gök takıntısının, kırbaçlanan yeryüzüne takılan şekilli ziynetlere bakıp bakıp izbe bir yerde dövülmüş, tecavüz edilmiş ve ölmek üzere olan bir kadına bakıp hayran olmakla farkı olmayan devasa bir sahteliğin insana hiç bir şey göstereceği yok. Düzgün bir veda için bir yol kalmadı sayılır. Yol dediğim de asla düzgün, sağlam ve işlemeli bir kapıdan girilemeyecek, bastığında ayağına sağlam ve dertsiz bir zemin hissi vermeyecek, belki bir sürü mahlukatın kemirdiği, bastığında ayağının içine gömüleceği, tozlu küflü bir merdiven. Düşünmenin sağladığı yol bu olsa gerek.
13 Ekim 2017 Cuma
Lehte bir riyâ
Küll, sahiden de insanın aklına dolaşan bir şey değil. Bunu biliyoruz artık. Yüklerin altından bakan küçük adam asla gülmüyor. Gülmeyecek ve bazı ağrılar doğal olarak artacaktır. Öyle üstün bir boğazlama yöntemi olarak ellerinde çelenklerle mezarlığa saygısızca ve ayakkabılarıyla girerlerse olacağı bu. Olan şey, duvarları biçimsiz, loş ve turuncu bir ışık altında işte dar bir mağarada mahsur kalmak olayı. Parmaklıkların arasından uzun bir Hasan sakalını uzatıyor söz gelimi. Öylesine uzun bir Hasan. Nasıl bir sakal ama ve nasıl bir çığlık o Hasan'dan çıkan. Deli divane cezbesinde betondan bir apartmanın kendini zemine vurup kaldırması gibi. Hiçlerin defaeten tekrarlanması sonucu bir gökyüzü, o gökyüzünün kifayetsizliğinden doğan amaçsız gülümsemeler, tuhaf bir nezaket, ellerin hissizliği, kalp kurulukları ve simsiyah, mide bulandırıcı o gökyüzü. Bu döngünün orta yerinde kimsenin Hasan'a bir şey demeye hakkı yok. Hasan sakalını parmaklıklardan uzatır, tuhaf kahkahalar atar, "Bak!" der heyecanla bir el arabası dolu boku gösterir ve sonra insanın yüzüne bakar "Ne güzel!" der. Hasan'ın sakalına kimse karışamaz. Onun ellerinin temizliği tartışılmaz. Ben, o maparanın içinde doğudan esen rüzgarların sesinden işitiyorum. Bir şeyler duyuyorum. İleri geri voltalar atıyorum. Cüce ateşin etrafında dönerken duvarlara kıymık gibi batmış zayıf ve kambur gölgemi görüyorum. "Küll" diye geçiriyorum içimde, "Hasan'dan ayrı düşünülemez. Uygarlığımız Hasan'a bağlı. Yine de bunların hiçbiri Hasan'ı ilgilendirmiyor. Hasan, sakalının ucunu sağa sola sallayıp duruyor." Bir an dönüp bakıyorum. O da bana bakıyor. Gülmüyor. Hasan yüklerin altından bakıp gülmeyen o adama benziyor. Kaşları çatılmış o genç adamın Hasan'la bir ilgisi yok halbuki. O adamı ben uydurdum. Daha yüklerine bile karar vermedim. Hasan'ın kaşları da çatık fakat ağzında muzip bir gülümseme ve o gülümsemenin utanmazlığından doğan salyalarla benim önüme fırlattığı sakalının ucunu tutmamı bekliyor. Tutuyorum. Sakalını hızla çekip beni yere düşürüyor. Kahkhalarla gülüyor. Boşuna uğraşıyorum. Bu kez ben hamle yapıp Hasan'ın boynuna yapışıyorum. Dişlerimi sıkıyorum. Morarmış göğe bakıyorum; "Öyle göründüğü gibi değil" diyorum Hasan'a. Hasan salylarını saçarak "O ateş yeni değil" diye hırlıyor. Boğazını bırakıp mağaranın en kuytusuna çekiliyorum. Yere çömeliyorum. Ne hıncım ne öfkem var. Sırf bir işin lügatında bu mağaraya düştüm. Başka cümlelerin kulelerinden aşağı yuvarlandım. Kendi liyakatimi kuyulara fırlatıp kapattım. Ne hülyalı ve ne yiğitçe ahkamlarımı sunup çekilirim diye yaşadım da bak burada, bu uzun Hasan leşimi yere seriyor. Lütfun, küll ile irtibatı kabalıktır, zillettir.
10 Ekim 2017 Salı
Çağrışımlar-II
İşin lügatından çıkamıyorum bir türlü. lafzın derininde kıpırdanan o irade bekçisini güzel kokulu bir tütsüyle karşılayamıyorum. Buyur edip ceplerimden ne çıkarsa ona sunamıyorum. Olmuyor. Olsun.
Liyakat ehliyle aramdan sivri dağlar geçiyor. Onlar da kıpırdamıyor ben de. Nereye gitmiyoruz bilmiyorum. Yıldızlar ne anlama geliyor bilmiyorum. Avuçlarımda muhteşem yaralar var. Kocaman oyuklardan fırlayan koyu kahverengi bir kan eşliğinde üstün bir sızı duyuyorum. Şimdi iki elimi yüzüme kapatıp o oyuklardan içeri girmeye ve kaybolmaya çalışıyorum. Yüzümde kılıksız bir gülümseme oluşunca devasa bir melek önümden geçen sivri dağlardan birini kaldırıp bana nişan alıyor. Yüzümdeki kanı yine kanlı ellerimle silmeye çalışınca her şey daha kötü oluyor. "Dur!" diyorum, "Yapma lütfen." Korkudan dizlerim titriyor da sonra o dizlerime irili ufaklı taşlar çarpıyor. Kocaman dağın önünde diz çöküyorum. Bir şey görmüyorum. İncelmiş bir letafetin parlak, sarı kokuları değiyor burnuma. Dağın öte yanından bir aba parçası uçuşmuş da burnumun ucuna düşmüş. Ona sarılıyorum, her yerime sürüyorum. Sonra havadaki dağa doğru bağırarak "Yapma" diyorum. Yapmıyor.
Şapkamı çıkartıp çürümüş masanın üzerine bırakıyorum. Saçlarımı dağıtıyorum. Biraz bekliyorum. Bir şeyi bekliyorum. Dirseklerimi masaya dayayıp uzaklara bakıyormuşum gibi yapıyorum. Anlık kabalıklar ve anlık zarafetler görüyorum. Beklemeye devam ediyorum. Gökyüzünün solmasını ve yıldızların çoğalmasını görüyorum. Keskin hatlı yarıklar açılıp kapanıyor. Dönüp denize bakıyorum. Karanlık ve ağzına kadar dolu. Her dalga sesini bir sürtme sesine benzetiyorum. Sanki birinin sırtına kocaman bir kayayı bağlmışlar da adım adım, geberir gibi o kayayı çekiştirmeye çalışıyor. Ayakları, elleri kan içinde. Salakça bir sonsuzluğun içinde kıvranıyor. Gözlerimi kapattığımda onu görüyorum artık. Neden bilmem, onu gördüğüme seviniyorum. Beyaz, ışıldayan fakat içinde kocaman siyah oyuklar olan avuçlarını görüyorum ve o oyukların içinde sarkmış kalın ipleri. Bitmeyen bir hırsla o kayayı çekmeye çalışıyor. Ben de o çekebilsin diye içten içe hırslanıyorum. Suların içinde günahların ışıltısından ıslak bir çember oluşmuş, sırtındaki mahrem dehlizi o çemberin güneşi zannediyor. Küstah.
Liyakat ehliyle aramdan sivri dağlar geçiyor. Onlar da kıpırdamıyor ben de. Nereye gitmiyoruz bilmiyorum. Yıldızlar ne anlama geliyor bilmiyorum. Avuçlarımda muhteşem yaralar var. Kocaman oyuklardan fırlayan koyu kahverengi bir kan eşliğinde üstün bir sızı duyuyorum. Şimdi iki elimi yüzüme kapatıp o oyuklardan içeri girmeye ve kaybolmaya çalışıyorum. Yüzümde kılıksız bir gülümseme oluşunca devasa bir melek önümden geçen sivri dağlardan birini kaldırıp bana nişan alıyor. Yüzümdeki kanı yine kanlı ellerimle silmeye çalışınca her şey daha kötü oluyor. "Dur!" diyorum, "Yapma lütfen." Korkudan dizlerim titriyor da sonra o dizlerime irili ufaklı taşlar çarpıyor. Kocaman dağın önünde diz çöküyorum. Bir şey görmüyorum. İncelmiş bir letafetin parlak, sarı kokuları değiyor burnuma. Dağın öte yanından bir aba parçası uçuşmuş da burnumun ucuna düşmüş. Ona sarılıyorum, her yerime sürüyorum. Sonra havadaki dağa doğru bağırarak "Yapma" diyorum. Yapmıyor.
Şapkamı çıkartıp çürümüş masanın üzerine bırakıyorum. Saçlarımı dağıtıyorum. Biraz bekliyorum. Bir şeyi bekliyorum. Dirseklerimi masaya dayayıp uzaklara bakıyormuşum gibi yapıyorum. Anlık kabalıklar ve anlık zarafetler görüyorum. Beklemeye devam ediyorum. Gökyüzünün solmasını ve yıldızların çoğalmasını görüyorum. Keskin hatlı yarıklar açılıp kapanıyor. Dönüp denize bakıyorum. Karanlık ve ağzına kadar dolu. Her dalga sesini bir sürtme sesine benzetiyorum. Sanki birinin sırtına kocaman bir kayayı bağlmışlar da adım adım, geberir gibi o kayayı çekiştirmeye çalışıyor. Ayakları, elleri kan içinde. Salakça bir sonsuzluğun içinde kıvranıyor. Gözlerimi kapattığımda onu görüyorum artık. Neden bilmem, onu gördüğüme seviniyorum. Beyaz, ışıldayan fakat içinde kocaman siyah oyuklar olan avuçlarını görüyorum ve o oyukların içinde sarkmış kalın ipleri. Bitmeyen bir hırsla o kayayı çekmeye çalışıyor. Ben de o çekebilsin diye içten içe hırslanıyorum. Suların içinde günahların ışıltısından ıslak bir çember oluşmuş, sırtındaki mahrem dehlizi o çemberin güneşi zannediyor. Küstah.
3 Ekim 2017 Salı
Çağrışımlar-I
Ağzımda bir arap ülkesinin tadı var. Dilimdeki med cezirin lakayıt sonuçlarından biri olabilir bu veya sabahın köründe, işte bu anlamadığım havanın suyun içinde, kendime sürekli içeriden bakmak hapishanesinde, sığ bir alışkanlık olarak kahve içmek canıma tak etmiştir bilemiyorum. Her yudumda Lübnan'da buluyorum kendimi. Tabii bu Lübnan dediğim yer, benim gözümde delik deşik binalar, devrilmiş otobüsler, kaçışan insanlar ve çocuklar, o çocukların müzik dinlemek istekleri ve kadınların parmaklarında daha önce hiç görmediğim ızdırap yanıkları olan ülke değil. Belki Lübnan'da bir öğleden sonrasıdır gördüğüm ve orada bir yerde, güneşin dalgalandırdığı manzara içinde iki adam kırılmış sarı kaldırımlarda iskambil kağıtlarıyla vakit öldürüyorlardır. Sessiz. Silah sesleri yok, bombalar düşmüyor ve oturdukları yerin biraz ilerisinde bir uçurumun kenarında denizin sesi duyuluyor.
Onların tuttukları bir takım yok ve gülümsemelerinde her ne kadar eser miktar bir sarhoşluk sezilse de her akşam yatağa korkarak giriyorlar. Birinin burnu fazla uzun mesela ve diğeri de gür sakallarının arkasından kalın kalın konuşuyor. Yine de her akşam korkuyorlar. Belki uzun burunlu olanı eline mızıkasını aldığında her şeyi unutuyordur veya kulaklarına başka, uzak bir ülkeye ait bir müzik dolmaya başladığında ışığın kaybolmasını umursamıyordur bilemiyorum. Şimdi aralarında gülüşüyorlar. O gülüşmelerin içinde tek tek kurşun delikleri görülüyor ve durup dalgınlaştıklarında çok üstün bir sesin elleri ve ayaklarıyla burayı nasıl yıktığı soluk renkler eşliğinde gök yüzüne yansıyor.
Yürümüyorum artık. Belki oturduğum yerde, aklımda binbir yalanla uzun yollar geziniyorumdur fakat bu içimdeki sonsuz iştihanın, içimde ne kadar şahika varsa çarmıha gerdiğini bilerek, dünün ayrı yerde durduğunu bilip bugün bu ahvalin giderek çirkinleşmesini seyrederek ve yürümenin inceliklerini kaldırımlara gömüp ayaklarımı kaldırmamı bir biçimde hazmederek nereye varabilirim bilmiyorum. Ağzımda bir arap ülkesinin tadı var derim tabii. Bunu demek serbest çünkü. Aklımın hatarlı coşkunluğuna ket vuracak denli isyankar değilim vefakat isyankarlığın ahlakını bilmeden de buralarda mevzii alamayacağım belli zaten. Lübnan'da iki adam görebiliyor olmam ve bu iki adamın her gece daha fazla ölümden korkmaları hiçbir şeyi ispatlamaz. Ben elimde bir tuhaf şekilli bir anahtarla bir yokuş tırmanıyorum. O yokuşun kenarına dizilmiş oısırık apartmanların birinin bahçesinde nakavt olmuş bir noksör gördüm. O boksörüm ağzından burnundan akıp toprağa değen kanların içinde Lübnanı gördüm. Olduğum yerede bekledim. Kanın akşında bu defa güneşli bir gün gördüm ve o güneşli günün içinde kendimi sezdim. Elimdeki kahve bardağı ve gözlerim şişmiş bir tütün tarlasının kenarında yürüyordum. Gülümsedim. Burnuma deniz kokusu geldi.
Bir uçurum uydurdum. Baştan sona tekrardan ibaret, soluk renkli, mahrum ve iğrenç kokan bir çukura açılan bir uçurum. Gece oluyor şimdi. Şimdi nerede olduğumu bilmiyorum ama yine de ışıkları kapatmadan uyuyacağım.
Onların tuttukları bir takım yok ve gülümsemelerinde her ne kadar eser miktar bir sarhoşluk sezilse de her akşam yatağa korkarak giriyorlar. Birinin burnu fazla uzun mesela ve diğeri de gür sakallarının arkasından kalın kalın konuşuyor. Yine de her akşam korkuyorlar. Belki uzun burunlu olanı eline mızıkasını aldığında her şeyi unutuyordur veya kulaklarına başka, uzak bir ülkeye ait bir müzik dolmaya başladığında ışığın kaybolmasını umursamıyordur bilemiyorum. Şimdi aralarında gülüşüyorlar. O gülüşmelerin içinde tek tek kurşun delikleri görülüyor ve durup dalgınlaştıklarında çok üstün bir sesin elleri ve ayaklarıyla burayı nasıl yıktığı soluk renkler eşliğinde gök yüzüne yansıyor.
Yürümüyorum artık. Belki oturduğum yerde, aklımda binbir yalanla uzun yollar geziniyorumdur fakat bu içimdeki sonsuz iştihanın, içimde ne kadar şahika varsa çarmıha gerdiğini bilerek, dünün ayrı yerde durduğunu bilip bugün bu ahvalin giderek çirkinleşmesini seyrederek ve yürümenin inceliklerini kaldırımlara gömüp ayaklarımı kaldırmamı bir biçimde hazmederek nereye varabilirim bilmiyorum. Ağzımda bir arap ülkesinin tadı var derim tabii. Bunu demek serbest çünkü. Aklımın hatarlı coşkunluğuna ket vuracak denli isyankar değilim vefakat isyankarlığın ahlakını bilmeden de buralarda mevzii alamayacağım belli zaten. Lübnan'da iki adam görebiliyor olmam ve bu iki adamın her gece daha fazla ölümden korkmaları hiçbir şeyi ispatlamaz. Ben elimde bir tuhaf şekilli bir anahtarla bir yokuş tırmanıyorum. O yokuşun kenarına dizilmiş oısırık apartmanların birinin bahçesinde nakavt olmuş bir noksör gördüm. O boksörüm ağzından burnundan akıp toprağa değen kanların içinde Lübnanı gördüm. Olduğum yerede bekledim. Kanın akşında bu defa güneşli bir gün gördüm ve o güneşli günün içinde kendimi sezdim. Elimdeki kahve bardağı ve gözlerim şişmiş bir tütün tarlasının kenarında yürüyordum. Gülümsedim. Burnuma deniz kokusu geldi.
Bir uçurum uydurdum. Baştan sona tekrardan ibaret, soluk renkli, mahrum ve iğrenç kokan bir çukura açılan bir uçurum. Gece oluyor şimdi. Şimdi nerede olduğumu bilmiyorum ama yine de ışıkları kapatmadan uyuyacağım.
28 Eylül 2017 Perşembe
Bir sır
Arka arkaya bir takım notalar duyuyorum, sonra kelimeler gelip omuzlarımdan bastırıyor, ve zarif olmayan el hareketleri, bir biçimde ben huzursuz ediyor. Huzursuzluğun başlı başına bir yeter şart olduğu bazı dördüncü katlar, tahta masa düşleri ve halılardan kalkan tozlar biliyorum. Halbuki burada bekliyorum ve hiç bir şey bildiğim yok. Aynaya baktığımda gördüğüm, içten içe sevdiğim fakat sürekli yüzüne tükürdüğüm bir suret ve bu suretin üzerinde binlerce sinsi göz, uçlarda bir riyakarlık ve izbe yerlerin olmaz olası rahatlığı var. Ölüm yokmuş algısının kapkaranlık zifti ile kaplamış bir yüz. Yine de dayanabiliyorum, hayattayım, unutuyorum. Sonra başka bir memlektin bulutlarından medet umuyorum. Heryerden görünüyorum, deşilmiş, kana bulanmış fakat mücerret ruhuma asla kibar bir dönüş yapamayacağım zannediyorum. Yine de ümitsiz değilim. Dizlerimden kanlar aktığı zaman veya nasıl diyeyim, geceleri bazı koridorlarda dolaşırken ister istemez ümidim artıyor.
Hınca hınç dolmuş bir apartman boşluğunda boynumu ne diye yukarı doğru kaldırmaya çalışıyorum bilmiyorum. Bu kalabalık buraya temizlenmek için toplanmadı. Hepsi aynı anda bağırıyorlar. Hepimiz aynı anda bağırıyoruz. Kiminin yüzünde amansız yaralar var, kimi bir ahlak çıkmazında ve kimi de ellerini yüzüne kapatmış böğürüyor. Onlar aynı anda bağırsınlar tabii fakat biz, yersiz bir varoluş sergisi gibi bir de güzel güzel giyinmişiz. Tanrım! Sapsarı kirli bir plastikten tüm rezaletimizi açığa çıkaran güneş ışınları giriyor. Buraya nasıl geldiğimi itiraf etmek istemiyorum. Belki yanımda duran bu kadın bir çıkıştır da o gülümsediği anda gök yarılıp parçalanmaya başlar veya en yüksek sesle ben bağırsam bu bir çözümdür ve arz haşyetinden iki büklüm olur bilemiyorum.
Hayır, ben bütün bunları hep biliyordum. Bu yapış yapış kımıltı içinde çıkıştan bîhaber değilim. İşte bunu söyleyebiliyorum. Kimi de kaç yaşında olduğunu bağırıyor şimdi ve bir diğeri bırakın beni, diye debeleniyor. Dişlerimi sıkıyorum, düşünmek istemiyorum, kelimeleri başıma musallat etmek istemiyorum, ışıkları ve o ışıkların her bir zerresinde giderek çoğalan intiharları seyretmek istemiyorum, içime dolan bu biçimsiz akıntıyı anlayamıyorum. Susuyorum. Uğuldayan bu daracık boşlukta, sürekli birbirimize dokunmak halinde çıldırmamızı mazur görüyorum. Burada herkes sabırlı çünkü herkes suçlu. Kimse gidip gelen ve tekrar eden mucizeleri görmek istemiyor, renkleri ve harfleri ve ahenkli dizilişleri, bu dizilişlere akan hissiyatları, turuncu bir loşlukta mağaralarına çekilmiş o yarı bilinçli masal hünkarlarını bilmek, tanımak istemiyor. Ben de istemiyorum. Ben yalnız, düştüğümün farkındayım zannediyorum ve şu an, yani tam da şu an, kaderde bu var, işte bunu fark edebiliyorum. Yoksa hangi hücreye girip hangi temasta ürkeceğim hangisinde zehirleneceğim veya nasıl ihya olacağım bilmiyorum.
Zırhımı simsiyah lekelerle iliklemek isterdim efendim.
Hınca hınç dolmuş bir apartman boşluğunda boynumu ne diye yukarı doğru kaldırmaya çalışıyorum bilmiyorum. Bu kalabalık buraya temizlenmek için toplanmadı. Hepsi aynı anda bağırıyorlar. Hepimiz aynı anda bağırıyoruz. Kiminin yüzünde amansız yaralar var, kimi bir ahlak çıkmazında ve kimi de ellerini yüzüne kapatmış böğürüyor. Onlar aynı anda bağırsınlar tabii fakat biz, yersiz bir varoluş sergisi gibi bir de güzel güzel giyinmişiz. Tanrım! Sapsarı kirli bir plastikten tüm rezaletimizi açığa çıkaran güneş ışınları giriyor. Buraya nasıl geldiğimi itiraf etmek istemiyorum. Belki yanımda duran bu kadın bir çıkıştır da o gülümsediği anda gök yarılıp parçalanmaya başlar veya en yüksek sesle ben bağırsam bu bir çözümdür ve arz haşyetinden iki büklüm olur bilemiyorum.
Hayır, ben bütün bunları hep biliyordum. Bu yapış yapış kımıltı içinde çıkıştan bîhaber değilim. İşte bunu söyleyebiliyorum. Kimi de kaç yaşında olduğunu bağırıyor şimdi ve bir diğeri bırakın beni, diye debeleniyor. Dişlerimi sıkıyorum, düşünmek istemiyorum, kelimeleri başıma musallat etmek istemiyorum, ışıkları ve o ışıkların her bir zerresinde giderek çoğalan intiharları seyretmek istemiyorum, içime dolan bu biçimsiz akıntıyı anlayamıyorum. Susuyorum. Uğuldayan bu daracık boşlukta, sürekli birbirimize dokunmak halinde çıldırmamızı mazur görüyorum. Burada herkes sabırlı çünkü herkes suçlu. Kimse gidip gelen ve tekrar eden mucizeleri görmek istemiyor, renkleri ve harfleri ve ahenkli dizilişleri, bu dizilişlere akan hissiyatları, turuncu bir loşlukta mağaralarına çekilmiş o yarı bilinçli masal hünkarlarını bilmek, tanımak istemiyor. Ben de istemiyorum. Ben yalnız, düştüğümün farkındayım zannediyorum ve şu an, yani tam da şu an, kaderde bu var, işte bunu fark edebiliyorum. Yoksa hangi hücreye girip hangi temasta ürkeceğim hangisinde zehirleneceğim veya nasıl ihya olacağım bilmiyorum.
Zırhımı simsiyah lekelerle iliklemek isterdim efendim.
22 Eylül 2017 Cuma
Teşebbüslerimin kült fırsatçılığı
Bundan bıktım usandım. Bitmeyeeckmiş gibi gelen ve dolan vasat bencilliğimden, yalancılığımdan olsa gerek, tuhafça bir derinlik içinde yere çömelmiş bekliyorum; elimde de sigara var. Doğruca aklımdan geçiyor bu mesnetsiz hakimiyet bohçaları ve diğer kadınlar ve terleyen anıt harabeleri... Neyin ikmaliyse artık bilemiyorum, tüm bu kırbaç seanslarını ki hepsini kendim uydurdum, hangi teranenin varlık ideolojisine bağlacaksak bağlayalım diye gözlerimi en yukarı çevirdim ve üç beş kişinin adını bağırdım, küçükten büyüğe sayılar saydım, pencerelere taş atmak için yeltendim ama atmadım ve işte diğer şeyler.
Burada neler oluyor bilemiyorum tabii. Bu işaretleri buraya acizane konduruyorum. Konduruyorum da içimde bir yoksunluk ve kalkıp da şöyle bir bakmıyorum yani. Asilce ve yine de mahviyet içinde eğilip ne oluyor veye bunlar nedir diye soramıyorum. Ellerimde kanlar var. Beni bir biçimde yaşamaktan alıkoyan, bir kısmı kurumuş ve bir kısmı daimi olarak tazelenen haramlı, helalli ürkütücü ıslaklıklar. Hepsinin ucu bir yerlere varacak bundan bir biçimde eminim. Hatta buna çatlarcasına inanıyorum. Kışın gezinen çaresiz, aç bir akrep gibi mağrur ve intihara meyilliyim. Tabii burada konuşan ve ölen ve ölmek isteyen, ölüme hayranlık duyan, hiçliğin içinde sırf hiçlik var diye onu öven ve sonra övmeyen, bilinçli ve bilinçsiz akımların ortaya çıkardığı tuhaf alman okullarının müntesiplerine hayranlık duyanlardan hiç biri ben değilim. Ben, kimsenin aklına müdahil değilim. İcmalen, zarif bir kadının dudakları arasında pişen sigaranın ucunda düşmek üzere olan kül parçayısım denilebilir. Detay verecek olursam eğer, sahildeyiz, uçuşarak kaybolmak ihtimalim var. Yalanlarımı, vicdan hırsızlıklarımı, ruh sorunlarından doğan jiletli günlerimi yanıma alarak tabii.
Tertemiz doğan, güzel kokulu, akıllı ve uslu, cümle sipahileri cebinden çıkartacak denli cesur ve işte on parmağında on farklı renk, tecim evlerinden habersiz ve iktidar düşmanı fakat yine de sabırsız bir gringo bozması, ayaklarına geçirdiği iki adet eski takunyanın vefasına kendi selasını okuyor. Sırtında salınan ceketi tamamen işgüzarlıktan, asosyalikten ve ahkam kesmek hastalığından. Bana da baktı fark ettim fakat hemen uzaklaştım oradan. Simsiyah kesilşmiş yüzüne bakamıyorum. Ona bakanın vicdanı kararıyor diyorlar. Kahve camlarını yumruklayan yarıçıplak kadınlarıdan, çatılardan inen boş mermi kovanlarından ve çınlayan silah seslerinden, çocuklara dayatılan icbardan, zulümden biliyoruz bunları.
Burada neler oluyor bilemiyorum tabii. Bu işaretleri buraya acizane konduruyorum. Konduruyorum da içimde bir yoksunluk ve kalkıp da şöyle bir bakmıyorum yani. Asilce ve yine de mahviyet içinde eğilip ne oluyor veye bunlar nedir diye soramıyorum. Ellerimde kanlar var. Beni bir biçimde yaşamaktan alıkoyan, bir kısmı kurumuş ve bir kısmı daimi olarak tazelenen haramlı, helalli ürkütücü ıslaklıklar. Hepsinin ucu bir yerlere varacak bundan bir biçimde eminim. Hatta buna çatlarcasına inanıyorum. Kışın gezinen çaresiz, aç bir akrep gibi mağrur ve intihara meyilliyim. Tabii burada konuşan ve ölen ve ölmek isteyen, ölüme hayranlık duyan, hiçliğin içinde sırf hiçlik var diye onu öven ve sonra övmeyen, bilinçli ve bilinçsiz akımların ortaya çıkardığı tuhaf alman okullarının müntesiplerine hayranlık duyanlardan hiç biri ben değilim. Ben, kimsenin aklına müdahil değilim. İcmalen, zarif bir kadının dudakları arasında pişen sigaranın ucunda düşmek üzere olan kül parçayısım denilebilir. Detay verecek olursam eğer, sahildeyiz, uçuşarak kaybolmak ihtimalim var. Yalanlarımı, vicdan hırsızlıklarımı, ruh sorunlarından doğan jiletli günlerimi yanıma alarak tabii.
Tertemiz doğan, güzel kokulu, akıllı ve uslu, cümle sipahileri cebinden çıkartacak denli cesur ve işte on parmağında on farklı renk, tecim evlerinden habersiz ve iktidar düşmanı fakat yine de sabırsız bir gringo bozması, ayaklarına geçirdiği iki adet eski takunyanın vefasına kendi selasını okuyor. Sırtında salınan ceketi tamamen işgüzarlıktan, asosyalikten ve ahkam kesmek hastalığından. Bana da baktı fark ettim fakat hemen uzaklaştım oradan. Simsiyah kesilşmiş yüzüne bakamıyorum. Ona bakanın vicdanı kararıyor diyorlar. Kahve camlarını yumruklayan yarıçıplak kadınlarıdan, çatılardan inen boş mermi kovanlarından ve çınlayan silah seslerinden, çocuklara dayatılan icbardan, zulümden biliyoruz bunları.
21 Eylül 2017 Perşembe
Bir takım kitabeler
Yerin altından fışkıran bakır zırhları toynaklarımla ezdim.
Zahid ve kumaş takıntılı iri yarı kabartma senyörler geldi
Sulhu tarumar ettiğim için hakkımda menfî kararlar verdiler
Karar suretleri gece bekçilerine dağıtılmak süretiyle yayıldı.
Ezan okundu üst katlara çıktım.
Zırhları yeniden ezdiler çoğlattılar
Sırtımdan eğri büğrü yılanlar inip geldi
Bu arzda bir halkın arasına karşıtılar
Hepsinin birer derdini ısırdılar güldüler
Birkaç ısırgan otu karşılığında salıverildim
Yalandan tevazunun içinde tepindim durdum
Tırnaklarımın altında devasa çiviler
Yeniden bir açıklık buldum sanarak
Daha hızlı süründüm, yündüm, arındım
Maişeti ızdırabın önüne koymuş avcılar
Hüzne kallavi ıslıklarla karşı koydular
Sert naralar eşliğinde aydınladı gece
Gecenin içine tuhaf bir handa uyandım
Ağzıma dolan günahları gördüm
Bu defa akrepler geldi durdu
Kuyruklarında kahkaha sesleri
Simsiyah koştum kanatlarım kanadı.
Kanatlarım sıcak suda haşlanmadı
Tevatürün ebediyete mağlubiyetini izledim
Yanık bir tepenin ardından
Sırf kalbin daha hırsla cömertleşmesi adına
Yalnız o kimileri denilen temaşa kitlesine
Vakitsiz bir amel temayülü saçılsın diye
Küsmek hakkım değil ama yüzüm
Asılmak zorunda.
Akşamları da fenalaşan bir gayri toprak mahsülü histeri
Sancısından kült ruh yarılmaları duyuluyor
Sahteliğin curcunasına ben de eğilip kalktım tabii
Burada bu sarı işaretleri yoksaymak ne haddime
Uhrevi takunyaların üzerinde tozdan kaybolmuşlar
Onlar, vecd içinde mağrur yürüyorlar.
Zahid ve kumaş takıntılı iri yarı kabartma senyörler geldi
Sulhu tarumar ettiğim için hakkımda menfî kararlar verdiler
Karar suretleri gece bekçilerine dağıtılmak süretiyle yayıldı.
Ezan okundu üst katlara çıktım.
Zırhları yeniden ezdiler çoğlattılar
Sırtımdan eğri büğrü yılanlar inip geldi
Bu arzda bir halkın arasına karşıtılar
Hepsinin birer derdini ısırdılar güldüler
Birkaç ısırgan otu karşılığında salıverildim
Yalandan tevazunun içinde tepindim durdum
Tırnaklarımın altında devasa çiviler
Yeniden bir açıklık buldum sanarak
Daha hızlı süründüm, yündüm, arındım
Maişeti ızdırabın önüne koymuş avcılar
Hüzne kallavi ıslıklarla karşı koydular
Sert naralar eşliğinde aydınladı gece
Gecenin içine tuhaf bir handa uyandım
Ağzıma dolan günahları gördüm
Bu defa akrepler geldi durdu
Kuyruklarında kahkaha sesleri
Simsiyah koştum kanatlarım kanadı.
Kanatlarım sıcak suda haşlanmadı
Tevatürün ebediyete mağlubiyetini izledim
Yanık bir tepenin ardından
Sırf kalbin daha hırsla cömertleşmesi adına
Yalnız o kimileri denilen temaşa kitlesine
Vakitsiz bir amel temayülü saçılsın diye
Küsmek hakkım değil ama yüzüm
Asılmak zorunda.
Akşamları da fenalaşan bir gayri toprak mahsülü histeri
Sancısından kült ruh yarılmaları duyuluyor
Sahteliğin curcunasına ben de eğilip kalktım tabii
Burada bu sarı işaretleri yoksaymak ne haddime
Uhrevi takunyaların üzerinde tozdan kaybolmuşlar
Onlar, vecd içinde mağrur yürüyorlar.
20 Eylül 2017 Çarşamba
su-i edep
Basit ve kimsesiz ayaktakımı olarak biz, bu sahilde yeniden dirilmeyi bekliyoruz. Bizim bir takım türkülerimiz de var fakat söyleyemiyoruz. Rüzgardan duyulmuyor ve rüzgâr, yalnızca bir kişi için sesini kısıyor. Kediler geliyor bazen. Patilerini karınlarına çevirip uyuyorlar. Herşeyi duyuyorlar ve bizi şikayet ediyorlar. Yine de onları seviyoruz. Bir kalıp tahtanın üzerinde derman bekler gibi başımızda sonsuz ağırlıklar, denge oyunu oynuyoruz. Bir zaman, aramızdan biri başını alıp gitmeye kalkıştı. Kimse engel olmadı. Gitti. Arada sırada haberleri geliyor. Kıvrımlı yollardan geçiyormuş. Bizi de davet etti fakat biz, kendimizde o yakınlığı ve cesareti göremedik. Yerimizde kalıp buradan ilga olalım diye ısrar ettik.
Gök bulutlarla doldu ve fırtınalar patladı. Sığınacak yerimiz yoktu, hep ısalndık. Yıldırımlar düştü, gök gürültüleri, çığlıklar ama manalı çığlıklar. Gözlerimizi belerttik de dizlerimizin üzerine çöktük. Türküleri bağırdık, duyulmadı. Duyulmuyor fakat yine de deniyoruz. Nasıl oluyorsa oluyor, birileri gelip onlar da yanımıza dikiliveriyor bazen. Sormuyoruz tabii burayı nasıl buldunuz diye. Burada herşey kapalıdır. Son gelene bakıyorum arada sırada. Koyu yeşil bir platosu var, başı kel ve yaptığı tek şey paltosunun düğmelerini ilikleyip çözmek. Sürekli bunu tekrarlayıp duruyor. Sahile sert dalgalar vurduğunda üzerine su sıçrıyor da o sırada şöyle bir etrafına bakıyor; yine devam ediyor. Çekilir gibi değil. Bir gün dayanamayıp ona bağıracağım; "Sen ne diye iklimeri çoğlatıyorsun?" diye. Büyük ihtimalle duyulmayacak. Burada hiç bir şey duyulmuyor zaten. Rüzgarın suçu değil tabii bu. Bu, bizim, adım atmaktaki, yürümekteki, gitmekteki acizliğimizden ve bu acizliğimizde ağzımızdan taşan kanlı irinli şehvetten, isteklerden ileri geliyor. Yine kediler geliyor.
Aramızdan biri bir gün bir ses duymuş. Uçan bir ağaç var, o söyledi bize de. Rüzgar, ağaçlara da dokunmuyor. Duyduğu şey bir kokuyu dillendirmiş durmuş. Rengarenk bir kokymuş bu ve yalnız konuşmayanlara gelir sürünürmüş. Biz de konuşmuyoruz pek tabii fakat ağız dolusu küfrü nasıl olsa duyulmuyor diye etrafa saçıyoruz. Bize gelmeyecek o koku. Tabii Bizimki akıl etmiş ve ağaca demiş ki " madem bize gelmeyecek bu koku, haberini ne diye veriyorsun?" Saçmalık. Biz yetilerimizi kaybetmedik ki. Akşamları yere oturmuyor muyuz veya sarhoşluğumuz esnasında bu önümüzdeki denize atlayıp histerik kahkahlar atmıyor muyuz? Bizim türkülerimiz hep yokluk üstüne bina edilmiş burada. Kimi bacaklarının arasından kimi de kıyamın terk edilmesinden esinlenip de yazmış bu türküleri. Halbuki bir tane güzel var diyorlar bize. Bu kediler hep aynı güzelliğin gözlerini yumuyorlar veya bu denizin, rüzgarın ızdırabı hep aynı güzelliğin yoksayılmasından doğuyor. Bunların bir önemi yok tabii. Hepsi kirli, küflü ruh külfetleri.
19 Eylül 2017 Salı
Tekinsiz
Külfetini yere indiren bir keskin deli
Doğruca mihraba yürür
Neyin töresiyse hamiline borç verir
Gitsin doğan güneşi paralasın diye
Tüm sırtlardan ağır betonlar dökülür
Yemyeşil ve kıpkırmızı halılara
Arkada bir odada iletken kablolar
Lafzın suretini geçirir durur
Bir kere de kapı hızla kapansın
Yüzümde ücra ve siyah
Gelişmiş ve oylumlu
Sonsuz çaresizlikle yıkılayım
Korkumun ardında pençelerim
Uykunun dibinde o fareler
Çok utanıyorum uyanmaktan
O sifon görüntüsünden
Farelerden
Cam kırıklarından
Tekinsiz su yansımlarından
Rikkatin içindeki şüpheden
Kapı çalmalarından
O tuhaf çocuklardan söz gelimi
kahkahalarla yürüyen...
Rikkatin içindeki şüpheden
Kapı çalmalarından
O tuhaf çocuklardan söz gelimi
kahkahalarla yürüyen...
13 Eylül 2017 Çarşamba
Bî-ab
Utancımdan sızlanıyorum. Kırmızı bültenle aranan külfetler bunlar. Öyle de suskunlaşmak hemen mümkün olmuyor. Bir gün böyle sonra tüm kutuplara yeni tuşlar buluyorsun, değmiyor. Israrcı olmak gerek. Gerek diyorum tabii, bu ne ahlak sızdırır ne de kümeslere vuran güneş ışığını gözümüzde büyütür ve anlamlı kılar. Kimsenin hakikatine ruj sürmeyeceğiz diye geziniyoruz güya. Ahmaklığı hissizlikle örtmeye çalışıyorum diyeceğim. Sonra rica ederim diyeceğim. Geriye doğru gittiğimi biliyor muyum peki? Sen, diye birini ortaya akoyacağım illa ki. Çünkü birini ortaya koymam gerek. Bir çocuk veya koparılmış bir bebek kafası da olabilir pekala. Bu mecrada sırf sen diyebilmem için bunlardan biri yeterli. Her yeri kana boyayan bir celladın tebessümünde gireceksem, tam burada bir beklentiye girebilirim. Senin için değil tabii. Kıyafetlerim uygun değil. Uniformalarımı giderek daha fazla yırtıyorum. Üstüme başıma sinmiş metruk sorular var ve sonra ücrada unutulduğu sanılan birahaneler, uçuşan etekler, sonra bu binanın bir alt katı mesela, benim oraya inmekteki tereddütüm ve elimde sallayıp durduğum yetersiz ve solmuş dürüstlük çekirdekleri...
Terleyerek ve korkarak bir başka koltuğun altına sığınıyorum. Durumum elbette ki umutsuz değil fakat bir ilim gelip ahlakımı alır götürür, ona bir şey diyemeyeceğim. Bilirler ve bilmezler konuşur anlaşır fakat hangi mevzuda? Paralar kimde duracak diye neredeyse gök yarılacak. Gök yarılsa, yıldızların arasında müthiş bir sobe kahkahası yükselir mi acaba ve yükseliyor. Taşlar çoğalıp dikiliyor. Karşımızda sonsuz merhametle donanmış bir kainatın, ona teşne olamamış bilinçleri dikiliyor. Göğün altına güneşlenmeye yatan, yarı açık bilinçle horuldayan pijamalı sosyetikler. Böyle şeyler hakkında asla konuşmamalıyım. Terk edilmenin asla ziyanlık üzerinden dönmediğini biliyorum. O, belki küçük bir patlama ile açıklanabilir. Kimse için bir mezarlık düşleyemem, senin için alıp bunu baltayla devşirin diyemem. Benim küçülmeye değen boynum, senin zarafetine denk düşmüyor tabii. Bazı çağrışımları ve özgürlükleri camdan odalara kapatmışlar ve onlara erişemeyoruz. Durduk yere tuvalatlere doğru koşturmamız bundan zannediyorum. En güzel müzik ve en güzel cümle ve diğer en güzel şeyler bir biçimde sonsuzun yansıması diyorum. Fakat sen, illa ki beni burada oturtuyorsun. Kalkıp gidemiyorum. Sonsuzluğa doğru doğrulup, oraya doğru yürüyüp, ona bir selam vermeme izin vermiyorsun. Ne diye oyalanıyorum bilmiyorum. Üzerimde çoğalan lekelerden şimdi ben mi sorumluyumm. Benim kabullenişim yalnız bu dünyada geçerli olacaktır.
Terleyerek ve korkarak bir başka koltuğun altına sığınıyorum. Durumum elbette ki umutsuz değil fakat bir ilim gelip ahlakımı alır götürür, ona bir şey diyemeyeceğim. Bilirler ve bilmezler konuşur anlaşır fakat hangi mevzuda? Paralar kimde duracak diye neredeyse gök yarılacak. Gök yarılsa, yıldızların arasında müthiş bir sobe kahkahası yükselir mi acaba ve yükseliyor. Taşlar çoğalıp dikiliyor. Karşımızda sonsuz merhametle donanmış bir kainatın, ona teşne olamamış bilinçleri dikiliyor. Göğün altına güneşlenmeye yatan, yarı açık bilinçle horuldayan pijamalı sosyetikler. Böyle şeyler hakkında asla konuşmamalıyım. Terk edilmenin asla ziyanlık üzerinden dönmediğini biliyorum. O, belki küçük bir patlama ile açıklanabilir. Kimse için bir mezarlık düşleyemem, senin için alıp bunu baltayla devşirin diyemem. Benim küçülmeye değen boynum, senin zarafetine denk düşmüyor tabii. Bazı çağrışımları ve özgürlükleri camdan odalara kapatmışlar ve onlara erişemeyoruz. Durduk yere tuvalatlere doğru koşturmamız bundan zannediyorum. En güzel müzik ve en güzel cümle ve diğer en güzel şeyler bir biçimde sonsuzun yansıması diyorum. Fakat sen, illa ki beni burada oturtuyorsun. Kalkıp gidemiyorum. Sonsuzluğa doğru doğrulup, oraya doğru yürüyüp, ona bir selam vermeme izin vermiyorsun. Ne diye oyalanıyorum bilmiyorum. Üzerimde çoğalan lekelerden şimdi ben mi sorumluyumm. Benim kabullenişim yalnız bu dünyada geçerli olacaktır.
11 Eylül 2017 Pazartesi
Toplanalım tezahürü
Ağaçlardan üzerine sararmış kimonolar dökülsün
Rakiplerin de iyice soğusun o arada
Benlerinden tutar yırtarsın
Onların boyun kemikleri eğrilmiş
Sırtlarında küstah ağrıları var
Sen vakarla geçip gidersin yanlarından
Tabii teninden dışarı korkular fışkırsın
Çünkü onlar,
Hırpalanmış ve tek düze yürürler
Ellerinde baltaları var
Küskün çeneleri iyice sıkılı
Bir trombon patlamak üzere anırsın
Sen de ağzından salyalar çıkararak dövüş
Sigaraları küllüklerden düşsün
Müzik giderek kızarıp bozarsın
Utanmaz atlılar bu toprakları deşsin dursun
Sen onlara değrimenleri göster
Onlar sonuna kadar yenilecekler
Küstah ağrılarıyla beraber
Rakiplerin de iyice soğusun o arada
Benlerinden tutar yırtarsın
Onların boyun kemikleri eğrilmiş
Sırtlarında küstah ağrıları var
Sen vakarla geçip gidersin yanlarından
Tabii teninden dışarı korkular fışkırsın
Çünkü onlar,
Hırpalanmış ve tek düze yürürler
Ellerinde baltaları var
Küskün çeneleri iyice sıkılı
Bir trombon patlamak üzere anırsın
Sen de ağzından salyalar çıkararak dövüş
Sigaraları küllüklerden düşsün
Müzik giderek kızarıp bozarsın
Utanmaz atlılar bu toprakları deşsin dursun
Sen onlara değrimenleri göster
Onlar sonuna kadar yenilecekler
Küstah ağrılarıyla beraber
5 Eylül 2017 Salı
Porcupine Tree Arriving somewhere but not here
Kıyam esnasında gözüme, buğulanmış kasvetin, rehavetin ve üzeri örütülü hırçın canavarların, despot bir gölgeye dönüşüp başımda beklemesi göründü. Ne isteksizim ne de geriye düşüyorum. Bu ayakta durmak, bir yığının bağırşmasına dipsiz tavansız bir tepkidir diye eğilmiyorum. Aklımın içi çürümüşse çürümüş. Pervasızca dilimi oynatmıyor da değilim tabii ama ne pişmanlıklar geldi durdu eşikte hiç gözümü değdiremedim. Tavanın ücralarına baktım, bilir gibi oldum, sustum. Yanıbaşımda eğilmiş yamulmuş bir uyuşukluğun beni beklediğini gördüm. Ellerimi çözsem tüm bu kıvam bozuklukları, ses düşmeleri, kaybolup gitmeleri, akılsızca edinilen güzergahlar veya açık, kapalı ikilikleri düzelmeyecek. Vazgeçmek istemiyorum ve bunu elimden geldiğince kibarca söylemek isterdim.
Ellerimde beyaz bir ışık, gölgenin ecramını ilelebet söndürecek gibi parladı. O parıltının içinde sonsuza düştüm, bir daha olmayacak dedim, hep buradayım artık. Sayfalar istediği kadar dönsün, bir ağaca bakar dönerim dedim veya gider bir istek yaparım da hemen yeşillenirim. Hem eğilip bükülmem, kimmiş onlar derim. Kıvrımlı bir yolda ağaçların gövdelerini okşarım. Sonra gider insanlara devadır bu derim, gülümserim dedim. O hışımlı gölge, kocaman bir ağız biri çoğalarak büyüdü de üzerime çöktü. Bir sonra olacağını düşündürtmedi bana, ellerimi alıp iki yana açtı, yanıbaşımdaki uyuşukluğu ağzıma doldurdu, sen kimsin dedi tüm kıyamımı aldı duvara fırlattı.
Hırıltılı bir iç geçirme işittim. Ellerimin altında kocaman siyah torbalar gördüm; içleri kıpı kıpır. İğrenç ve iğrenç bir iğrençlik içinde müthiş bir hazla ne de güzel bir müzik dolandı durdu içimde. Devrik. Bu defa sırf meraktan ayaklandım ve ağzımda ne güzel bir gülüş vardı kim bilir. Kimse kapıyı çalmadı. Duvarların rengi ne kadar da göz alıcı geldi o an ve hemen duvarlara tükürmeye başladım. Her hamlemde duvarları biçimsiz bir siyaha boyadım. O kadar iğrenç bir iğrençlik oluştu ki üzerimdeki hakkını asla ödeyemem. Hemen bulamaç oldum. O karmaşıklığın içinde kırmızı ipli bir seccade döndü ve dönsün ki onu da gördüm. Hemen içime içim demeye kalkıştım ve "benim" demenin sonsuz kibriyle ve şatafatıyla coştum. Hemen çıplandım. Buz gibi duvarlara değdim. Kokular bir biçimde yine kokuydular ama ben peşlerinden gitmedim. Ne olmuş. Bağırmadım diye, ses yapamadım diye, uyuştum diye kim konuşa konuşa gelecekmiş buraya! Daha düz ve daha yoğun lütfen ve lütfen ve sonsuz kere lütfen. İtiraf edemeyenlere bir sürü kibarlığı iftira ede ede onları yaftalarsam bir şeyler olur mu, değişir mi acaba? Ben bu beyaz masanın altına çırıl çıplak girip korkudan çığlık atamıyorsam ve bu beyaz lamba simsiyah olup hala ışıklarını saçabiliyorsa tüm kıyafet dolaplarını boşaltın da bana tozlanmış sazımı çıkarın. N'olur çıkarın.
Kimine safiyane sorulur; böyle ahvali nereden edindin, sırtına hangi iblis eğildi, yaslandı da böyle kirlendin, gözlerindeki bu boşluk nereden sızmış da gelmiş diye. Yalanvâri, müştemilat, bok kokan sorular bunlar. Belki hak ediyorum ve belki acımasızca sorulmalı böyle sorular; kamçıların şaklama sesleri arasında, yine çıplak ve utanmaz biçimde. Dertleri sıralayalım; Isırgan duyularımı düzgün, rengini beğenerek alıp yatak odasına tıktığımız bir şifonyere sığdıramadım. Geçelim. Sahici olduğunu bir biçimde bildiğim yüksek ve içtenlikli acılara boyun eğmeyi düşündüm düşündüm bulamadım. Ağrılardan bahsetmeyeceğim. Devam edersek; Bir sürü yalancı arasında yine ayaktayım sayılır. İnançsızların imanından zedelendim. Kilitleri takıp yine ayağa dikildim. Ellerimi saldım. Kulağıma değen bir duvarın bükülmesini hissettim. Yanaklarıma da değdi. Belki burada değildim. Yine de incecik ama sağlam parmaklıkları gördüm. Diyelim gördüm, ne diye açık saçık gülüşmelere bakıp bakıp ağladım bilmiyorum.
20 Ağustos 2017 Pazar
Kayıp
Kayıp.
Birkaç adım daha atamadım. Durgun olmanın bir bahanesi de yok. Akşamlar birbirinin aynısı değil. Hiç bir sayının tekrar etmemesi gerekiyor. İlerleyemedim, gidemedim demenin ne denli büyük, yapış yapış bir yalan olduğu böylece açıklanmış oluyor tabii fakat gerçeklerin her daim bir takım lükslerle var olduğu da reddedilemiyor. Madem öyle, düş kurmak evvele nazaran daha makbul.
Kirli bardaklar çoğaldı. Ağızlarına kadar zıkkım dolu. Bana dikine vuran diken sapları mı var burada peki? hayır. Kat'i suretle bir reddediş gösterebildim mi peki? Geçelim. Gülümsemenin ne derece manidar bir şaka olduğu, göklerin bağırışmaları sırasında ortaya çıkıyor. Yağmurun bunca güzel yağması kimleri sise pusa hayran ediyorsa, onlara dönüp gülümsemek gerek sanırım. Şimdi ben tabii yine gidemiyorum. Duvarlara duyduğum saygından mıdır yoksa düşlerimin hiçbir zaman tam olarak bir düş olamamasından mıdır bilemiyorum. Belki parmaklarım doğru notaları bulamadığından içten içe hevesim kırılıyordur kim bilir.
Cehennemin çürük kokusu, cehenneme iltifatlar ve tabii ona dair korkular, istekler, davetkar yol istekleri, kırmızı renkli afişler iyice etrafa saçıldı. Uzun süre kıpırdamadan durduğumda burnuma abuk sabuk bir ataletin, ne derece gerçek olduğunu bilmediğim iğrenç kokusu geliyor. Bunu etrafa saçmak istemiyorum. Belki duyduğum şeylerden ben sorumlu değilimdir. Bilgelik döne döne bir zırvalığa dönüştüğüne göre ben de hiç kıpırdamadan durmaya, zamanı yok saymaya ve işte diğer kısır yaşam örgülerine övgüler düzerim kim bilir. Kendi fikirlerimi, yollarımı, gözlerimi, ellerimi gerçek ilan ederim de ağzını açanı kırbaçlatırım.
Birkaç adım daha atamadım. Durgun olmanın bir bahanesi de yok. Akşamlar birbirinin aynısı değil. Hiç bir sayının tekrar etmemesi gerekiyor. İlerleyemedim, gidemedim demenin ne denli büyük, yapış yapış bir yalan olduğu böylece açıklanmış oluyor tabii fakat gerçeklerin her daim bir takım lükslerle var olduğu da reddedilemiyor. Madem öyle, düş kurmak evvele nazaran daha makbul.
Kirli bardaklar çoğaldı. Ağızlarına kadar zıkkım dolu. Bana dikine vuran diken sapları mı var burada peki? hayır. Kat'i suretle bir reddediş gösterebildim mi peki? Geçelim. Gülümsemenin ne derece manidar bir şaka olduğu, göklerin bağırışmaları sırasında ortaya çıkıyor. Yağmurun bunca güzel yağması kimleri sise pusa hayran ediyorsa, onlara dönüp gülümsemek gerek sanırım. Şimdi ben tabii yine gidemiyorum. Duvarlara duyduğum saygından mıdır yoksa düşlerimin hiçbir zaman tam olarak bir düş olamamasından mıdır bilemiyorum. Belki parmaklarım doğru notaları bulamadığından içten içe hevesim kırılıyordur kim bilir.
Cehennemin çürük kokusu, cehenneme iltifatlar ve tabii ona dair korkular, istekler, davetkar yol istekleri, kırmızı renkli afişler iyice etrafa saçıldı. Uzun süre kıpırdamadan durduğumda burnuma abuk sabuk bir ataletin, ne derece gerçek olduğunu bilmediğim iğrenç kokusu geliyor. Bunu etrafa saçmak istemiyorum. Belki duyduğum şeylerden ben sorumlu değilimdir. Bilgelik döne döne bir zırvalığa dönüştüğüne göre ben de hiç kıpırdamadan durmaya, zamanı yok saymaya ve işte diğer kısır yaşam örgülerine övgüler düzerim kim bilir. Kendi fikirlerimi, yollarımı, gözlerimi, ellerimi gerçek ilan ederim de ağzını açanı kırbaçlatırım.
28 Temmuz 2017 Cuma
wıth Beırut
Köprülerin başında akılları tahliye edilmiş adamların
Keskin çitlerle çevrili konaklarda zayi olmuş perişanlara
Tevazu ile bildirdikleri kıvançlı ses dalgalarıdır.
Biçimsiz devinimler çoğalmış da akşamları sokaklar onların olmuş
Lekeli denir doğrudur densindir ki zehirler azalsın
Onların daha ziyade piyadeliği tutmuştur.
Yukarı aşağı bir keder topluluğu tutturulmuş yakalarına
Saçlarında sonsuz kıvrımlarla kestirip atmışlar
Ruhları şad olmuştur efendim ısındıkça alttan alta
Pek lüzumlu geliş gidiş değil bunlar
bir de utanmazlar doluşmuşlar bağırıyorlar
Köprü başlarında.
Islıkla terkedin.
Keskin çitlerle çevrili konaklarda zayi olmuş perişanlara
Tevazu ile bildirdikleri kıvançlı ses dalgalarıdır.
Biçimsiz devinimler çoğalmış da akşamları sokaklar onların olmuş
Lekeli denir doğrudur densindir ki zehirler azalsın
Onların daha ziyade piyadeliği tutmuştur.
Yukarı aşağı bir keder topluluğu tutturulmuş yakalarına
Saçlarında sonsuz kıvrımlarla kestirip atmışlar
Ruhları şad olmuştur efendim ısındıkça alttan alta
Pek lüzumlu geliş gidiş değil bunlar
bir de utanmazlar doluşmuşlar bağırıyorlar
Köprü başlarında.
Islıkla terkedin.
25 Temmuz 2017 Salı
Eski hikaye -1
Tepede oturmuş güneş doğacak mı diye bakıyorduk. Doğmadı. Uzun süredir ne mavi gök ne de ıslak çimen görmedik. Yeryüzü bilinmeyen sebeplerden kahverengi bir çukara dönüştü. Tabii bu mevzuda herkesin içine doğan şeyler vardı. Benim de var ama söylemeyeceğim. Tepeden indik. Tüm ışıklar yanıyordu. İçeri girdik. Gülümsemek yasak olduğundan ne müzik çalıyordu ne dans eden vardı. Sahneye yine de yan gözle baktım. Bomboş. İçler acısı. İnsanlar masalarda oturmuşlar, bir şeyler içerek zaman geçiriyorlardı. Biz ikimiz farklıydık. Biz ümitliydik. Başka türlü söylersek romantik salaklardık. Okulda verilen eğitim, rasyonlist ve materyalistlerin mutsuz, acımasız ve dinsiz oldukları yönünde taraflı bir eğitim olduğundan bizi romantik, yalancı ve güleryüzlü yetiştirmişlerdi. Meğer dinin mevzuyla pek ilgisi yokmuş. Sonra işte gülmek yasaklandı. Tabii herkes bunu hemencecik kabullendi. Soyut bir öfke dahi peyda olmadı. Minicik bir çığlık dahi işitilmedi. Yazık. Mesela ben, gülümsemenin yasaklandığı zamanı hatırlıyordum. O zamanlar hapsiteydim. Arada sırada ziyaretime gelen bir hayaletle saatlerce muhabbet ederdik. Gri bir adamdı. Fıkralar anlatırdı. O fıkaralara çok gülerdim. O zamanlar fıkraları çok severdim. Bok gibi zamanlardı. Sonra bir biçimde gülemez oldum. O yine hergün gelip anlatmaya devam etti ama her defasında yalnızca kendi güldü. Böyle olunca hüzünlendi. Griliği siyaha kesti ve bir gölgeye dönüştü. Sonra kayboldu gitti. Aslına bakılırsa hiç tedarikli değildik. Yine de hergün güneşe bakmaya gidiyorduk. Israr ediyorduk.
Garsona seslenip iki tane süt getirmesini söyledim. Hiç tepki vermeden gidip getirdi. Hiç kibarlık da kalmadı. Sütümüzü içip çıktık oradan.Ben atımı çözüp bindim o çözemedi. Elleri olmadığından mıdır nedir ipleri çözmesi çok uzun sürüyordu. Beklemedim. Sonra alınıyordu. Eve gittim. Kapıyı açıp içeri girdim. Bomboş. Pencereler açık. Ne güzel. Kapının önüne oturup sabaha kadar bekledim. Beklerken yeryüzünde var olan inceliklerin ve zarafetin bu karanlıkta gürünmediğinden olsa gerek artık iflahlarının kesildiğini ve göğün bir yerlerinde açılan deliklerden yoğun bir sıvı gibi yavaş yavaş sızarak bizi terk ettiğini düşündüm. Yok oluyorduk fakat bu çoğunun zannettiği gibi bir anda dünyanın patlamasıyla değil yavaş yavaş oluyordu. Bana kalırsa hiç acıklı değildi. Yok oluşu sindire sindire yaşayınca insan tam idrak edemiyordu. Yani bu kadar yavaş olunca yok olduğumuz gerçeğini unutuyorduk. Aksini talep ediyor değildim tabii. Bir anda hepimizi yıldırım falan çarpmasındı. Yanlış yaşıyorduk ondan. Bir de ben ümitli olanlardandım. Kızgın değildim. Yalnızca yıldızlara bakmaktan delirmek üzereydim. Gayet makul, hormonların kimyasal tutarsızlıklarıyla açıklanabileck herhangi bir hastalık. Rüzgar çıktı. Üşüdüm. Eve girdim, evin o halini görünce sinirim bozuldu. Çıktım baktım evin önünden atımı da çalmışlar. Küfür de edemedim. Hırsızları bulup öldürmeyi düşündüm ama birincisi silahım yoktu, ikincisi korkağın tekiydim. Neyse yaşayıp acı çeksinler. Kendimi öldürsem yasaktı. Sinirimden kafamı verandadaki tahta direklere vurmaya başladım. Gök gürlemeye başladı. Yağmur yağmayacaktı. Gürleyip duruyor bir türlü yağmıyordu. Bayıldım.
Basık Tezahürat
Cephelerde kirişleri ıslatmışlar
Künhüne vardıkların senin olsun
Zırhına açtığın delikleri anlat
Gül ile terazi çökertmişsin
Bilinmeyen hakikatleri çiğnemişsin
Onları anlat
Birikintileri yollarla kapatmışlar
Sen sahile vardın mı varmadın mı?
Göğün ıslıklarını duymuşsun sözgelimi
Aklın değişik kuşlara gönenmiş de yatmış
Sahte bir kirlilikle çözünmüşsün
Onları anlat
Büyük demir kapılara çöreklenmişler
Ziyan edilen ruhlara dadanmışsın
Bilinen şeyler bunlar
küstah kaygılar edinmişsin de yere göğe
Siğdıramıyormuşssun
Dağlar çoğalmış büyümüş, yürümüş
Gelip sende oyuklar açmışlar bilmiyor muyuz?
İyice kenetlenip zirveye koşmuşlar
Senin kıyametin tahtadan yapılmış
Ölümleri sonsuz çuvallara doldurmuşsun
Akşam vakti doğurmuşsun güneşleri
Kime beğendiriyor gibi yaşamışsın da
Bunca dövünüyorsun anlat.
Sıkıntıları dalalet ile işveye beğlamışlar
Birazdan yaban kısraklarına bakarız
Daimi ot rüzgarlarından eser
Yağmur denince kaçaklar çoğalır
Sen neyin kisvesindeysen oradan çoğal
Sonra dikil köy meydanına madem
Bunca asrın çoraklığını anlat.
Künhüne vardıkların senin olsun
Zırhına açtığın delikleri anlat
Gül ile terazi çökertmişsin
Bilinmeyen hakikatleri çiğnemişsin
Onları anlat
Birikintileri yollarla kapatmışlar
Sen sahile vardın mı varmadın mı?
Göğün ıslıklarını duymuşsun sözgelimi
Aklın değişik kuşlara gönenmiş de yatmış
Sahte bir kirlilikle çözünmüşsün
Onları anlat
Büyük demir kapılara çöreklenmişler
Ziyan edilen ruhlara dadanmışsın
Bilinen şeyler bunlar
küstah kaygılar edinmişsin de yere göğe
Siğdıramıyormuşssun
Dağlar çoğalmış büyümüş, yürümüş
Gelip sende oyuklar açmışlar bilmiyor muyuz?
İyice kenetlenip zirveye koşmuşlar
Senin kıyametin tahtadan yapılmış
Ölümleri sonsuz çuvallara doldurmuşsun
Akşam vakti doğurmuşsun güneşleri
Kime beğendiriyor gibi yaşamışsın da
Bunca dövünüyorsun anlat.
Sıkıntıları dalalet ile işveye beğlamışlar
Birazdan yaban kısraklarına bakarız
Daimi ot rüzgarlarından eser
Yağmur denince kaçaklar çoğalır
Sen neyin kisvesindeysen oradan çoğal
Sonra dikil köy meydanına madem
Bunca asrın çoraklığını anlat.
23 Mayıs 2017 Salı
ÖLÜLER
Perişan bir ışık göğe kesmiş
Zamanın ipini takip etmek
Zırvaların bunlara delaleti
Kızgınlığının damaya uygulanışı
Biraz sahici dönüşler algıla
Kim kimdir sinirin ucunda
Birkaç defa sayılara varıp
Cümle kehribarı yalayıp yutmuş
Ağlayabilen bir arsızın minaresi var
Saçtıkları sıraya dizilmiş
Kime dair umutları ve neden böyle
Açık saçık?
Kirlenmiş kadrajı kaldır
İyice kalın bir ses canlansın .
Masaları dört dönsün dursun
Simsiyah anahtarları gizlenmiş.
Bir pembe ülke ziyan ol ola
Tarihsel parmaklıklar zorlansın
Biri daha çıksın bağırsın
Peki hızlan, demirle zıpla
Cahilin burukluğunu
Zalimin riyasını
Kahinin kalfasını
Derme çatma rüyasını
Bir rüyanın içinde
masanın başında
İğrenç sarı bir ışık
İncelen sihirli bir nokta
Büyüme alametini ufalamış
Ellerini salmış da açmış
Papatyalardan bahsediyor
İkisi de caddenin köşesinde
Yine ölmüşler her yer öyle
Şunları iyice çekmiş de bir taife
Ellerini gözleriyle inlettirmiş
Ölüler nereye doğru bağırsın?
Değneğini bulutlara değdirme
Daha zarif kıyımlar mevcut
Buyurun onlardan alın
Perdelerin rengini sen seç
Zamanın ipini takip etmek
Zırvaların bunlara delaleti
Kızgınlığının damaya uygulanışı
Biraz sahici dönüşler algıla
Kim kimdir sinirin ucunda
Birkaç defa sayılara varıp
Cümle kehribarı yalayıp yutmuş
Ağlayabilen bir arsızın minaresi var
Saçtıkları sıraya dizilmiş
Kime dair umutları ve neden böyle
Açık saçık?
Kirlenmiş kadrajı kaldır
İyice kalın bir ses canlansın .
Masaları dört dönsün dursun
Simsiyah anahtarları gizlenmiş.
Bir pembe ülke ziyan ol ola
Tarihsel parmaklıklar zorlansın
Biri daha çıksın bağırsın
Peki hızlan, demirle zıpla
Cahilin burukluğunu
Zalimin riyasını
Kahinin kalfasını
Derme çatma rüyasını
Bir rüyanın içinde
masanın başında
İğrenç sarı bir ışık
İncelen sihirli bir nokta
Büyüme alametini ufalamış
Ellerini salmış da açmış
Papatyalardan bahsediyor
İkisi de caddenin köşesinde
Yine ölmüşler her yer öyle
Şunları iyice çekmiş de bir taife
Ellerini gözleriyle inlettirmiş
Ölüler nereye doğru bağırsın?
Değneğini bulutlara değdirme
Daha zarif kıyımlar mevcut
Buyurun onlardan alın
Perdelerin rengini sen seç
15 Mart 2017 Çarşamba
DÖNGÜ-I
Sakin sakin oturuyoruz. Dağın yamaçları yalnızca manzara için varlar ve hayvanlar, şu veya bu biçimde yaşayıp gidiyorlar. Ölümleri pek gürültülü olmuyor. Halbuki mutsuz ve güçlü olan insan, Allah'ı da hesaba katarak kalın kalın gürültülerle yıkılıp gidiyor. Görüp görebildiğimiz yalnız şu dağların yamaçları. Yeşillikler sarkmış. Ağaçlar, dallarının ve özellikle yapraklarının arasından sürekli bir akıntı haline geçip giden rüzgârın varlığından dolayı gülümsüyorlar ve arada bir yağmur yağıyor. Yağmurun içten içe, karamsar bir yaşamın, bir yaşam olamayışına şahitlik eden birine de huzur vermesi mümkün müdür bilemiyorum.
Buradan bakıldığında, ruhani bir arayışın ilahi nedâmetlerle sonuçlanması da pekala mümkün göründüğünden genellemelerin işe yaramaz birer pislik cümle yığını oluşturması kaçınılmazmış gibi görünüyor. Tabii bir sürü hatalar ve sair yanlış anlamalar, bu yanlış anlamalar sonucu peyda olan küçük yaşam ziyanlıkları, intiharlar, kaçıp gitmeler oluyor. Rehavetin üzerini örtmeye çalışan, sabahların sabah, akşamların da ölüm olduğunu idrak edemeyen biz, illa ki bir manzara ve lüks yer döşemeleri diye ağlıyoruz. Buradayız ve itiraflarımızın şahidi de ağlayışının asaletinden haberi bile olmayan, renklerin hepsi onda mahfuz, maviliğinin solması bile ferahlatıcı olan, bunların hiçbiriyle hiç bir zaman övünmeyen ve aksine her daim haşyetten tir tir titreyen gökyüzü ve içerdiği her yerdir.
Sırtımızı dayadığımız kalın ağacın yaraları bizden kaynaklanıyor. Aklımızla iki diyar gezinmeden, doyurucu bir acı ve hüzün görmeden yaşadığımızdan, tüm hıncımızı bu ağaçtan alıyoruz. Arada bir göğsümüzden güneşler doğurabilseydik de bu göğün sessiz iniltilerine bir güler yüz semeresi verdirebilseydik. Fazlasıyla sapıtmış ve zıvandan çıkmış olduğumuzdan, bir çiftliğin sınır çitlerine doğru yürüyüp, oradan da bir nehre bakamıyoruz. Baksak bile o nehrin kıyısında henüz açmış rengarenk ve neredeyse büyülü bir güzelliğe sahip o çiçekleri koparmadan duramıyoruz. Biz buradayız ve yukarı çıkmayı istiyoruz. Tüm zamanımız, marazi isteklerimizin ve ellerimizin, birilerine daha çok benzemesi. Bu benzeyişin işleyişini yönetmek ve daha yetkin, güçlü ve iyi insanlar olabilmek. Böyle bir durumda ikircikli yaşamlara yer olamayacak tabii ve herkes bir nehrin kıyısına inip, en yüksek hazlarla o çiçekleri koparıp vazolara dolduracak ve saire.
Şimdi burada bağdaş kurup oturuyoruz. Daha nice kalem ehliyle münakaşalarımızda asla bizi anlayamadıklarını ve eşcinsel olmadığmızı söyleyip durduk. Bu iki önemli varsayımı ara sıra birbirimize de söyleyip duruyoruz. Bir önem sıralaması yapmadan yönleri tayin ediyor ve neredeyse sürüne sürüne ilerliyoruz. Kılıkırk yararcasına bir noktaya baktığımız oluyor. Kimseyi dinlemiyoruz da bu sırada. Sırtımızda büyüyen ıslaklık ve yürümenin, tırmanmanın şiddeti aklımızda yeni ufuklar falan açmıyor. Düşüncelerin ilerleyişi tamamen bir sürüncemeden ibaret. Başka bir sabah daha farklı şeyler görünebilir belki. Bilemiyoruz.
10 Şubat 2017 Cuma
DARAĞACI-II
Sırrına inceden erişmiş öylece
bekliyor. İşkenceden beter. Sımsıkı sarılmış, tutunmuş bir ipe, tam uçurumun
kenarında ve saklanmak artık söz konusu bile değil. Bir rüya değil. Tuhaf
biçimli kuşlar geziniyor etrafında. Tertemiz bir gökyüzü var ve hava buz gibi.
Gözleri yorulmuş. Ellerini hissetmiyor. Ellerini zaten uzun süre önce
kaybetmiş. Bir iki cinayet değil onun ki. Taraftar kısmı coşmuş, ellerini ve
başlarını göğe kaldırmışlar. Ayaklarını vuruyorlar. Yemyeşil bir tepenin üstüne
darağacı parlıyor. Yüzlerine sıçrayan şeyin ne olduğunu kimse anlamıyor. Gelişi
güzel yerleşmiş kışlaların duvarlarından başlarını çıkartıp etrafa bitmeyen
yankılarla yayılan homurtular eşliğinde yürüyorlar. Onu almaya geliyorlar.
Ayaklarını her defasında daha sert vuruyorlar ve bu, herkesin inceden inceye
bir övgüye dahil olduğu anlamına geliyor. Bir biçimde buna inanmışlar. Bir ipe
tutunmuş, gri bir uçurumun kenarında artık korkudan alıp verdiği nefesler dahi
sararmış ve ruhu umurunda bile değil. Ölümü kucaklayacağı yok. Belki öldürmeden
önce takdir etseydi ve dağların ulu bağırtılarına biraz kulak assaydı böyle
olmazdı. Bunu kimse bilemiyor. Evlerde yalnız bırakılmış ve balkondan aşağıya
sarkan çocukların haberi bile yok. Bir ordu gibi gürül gürül gelmeye çalışan
fakat gözleri bir asma yaprağına tamah eden bu yamuk yumuk topluluk da
bilmiyor. Belki kendisi azıcık erdiyse işte bunun sırrına ermiştir. Darağacına
daha bir vefalı bakması bundan olabilir. Şimdi, daracık bir çıkıntıda, giderek
yıpranan ve eskiyen bir ipin ucunda ve illaki bu ipin ucunda ne yapacağını
bilemez halde titriyor. Cümle ulu ozanların kalemleri ceplerinde, çıkarıp da
kağıda tek bir uç bile dokunmuyorlar. Geberirse gebersin. Sırtı çıplansın da
ayaz kırbaç gibi kessin parçalasın. Artık dağılmak arefesinde linç ordusu, canı
öyle istediğinden, bir bağnazlık tartışması içindedir. Çekilir dert değil.
9 Şubat 2017 Perşembe
Başka bir karanlık
Su birikintileri ve yıldızlar. İçinde azap barındıran bir serinlik var. Güneşin doğması söz konusu bile değil. Yolda metafizik çöküntüler var, bir şeyler söylemek istememenin çukurları. İç içe geçmiş, belki birbirine sığınmış garip zaman portalları peyda olmuş. Nasıl bulduysa bir kamyon şehirn içine girmiş, sağa sola su sıçratarak pervasızca ilerliyor. Kurumsal ruh birikintileri. Taciz edilen hissiyatların peş peşe ve kötü bir biçimde gökyüzünden serpiştirilmesi birinci ihtimal. Eğer zorlanırsa bu mevzuda da yine agnostikler kazanabilirler. Suratsız bir gece değil mi? Bakışları bozulmuş, olmadık yerlerinde çığlıklar patlayan, dişlerini sıkmış... Belli akrabalıkları olan duygular için yeni bir durak var. Az ilerisinde daha ıslak bir zemin ve daha atletli adamlar var. Burada adamlar var. Daha yukarı bakıldığında belki yıkık fakat tertemiz kadınların hüzünleri vardır. Burası kâfi. Yeniden felsefeyi ortaya koymak veya düşkünlerden bahsetmek, adaletten söz etmek ve işte bunlar gibi ciddi işler buraya göre değil. Yalnızlık, merhamete liyakatsiz kalmaktan oluyorsa diye belki başların biraz daha öne eğilmesi mümkün olabilir. Pekala, anlamsız bunca sözün sarfı da israf. Uyanık olamamak ve değerli eşyanın bütün maddi varlığını yok saymak da cinayet. Düşünce yapısında var olan, iltihap kapmış ve iğrenç kokan yaralar işte bu çukurlar. O yoldakiler. Mezarlık bu mevzuda dünyanın yegane yüksek mevkii sayılabilir. Daha ince ve daha müzikaldir bu açık. Yaşanılan yerler soğuk. Tecrübe zamanın katlinden başka bir şey değil. Demek, imkansız bir hedef mevcut. İkilemler hakkında bir anlamsızlık tespit edilir. Bu ikisinin ikisi de anlamsız. Şimdi lambalar yanar. Gece iyice kızgın artık ve bağırmaya başlar. Çekilmez. Uyumak gerek. Daha fiyakalı dizilen sokaklar, isyansız bir dünya ne kadar sıkıcı. Neredeyse şehvetli biçimde kendini oradan oraya savuran bir dünya. Dünya pislik demektir. Dişlerini sıkmış, ellerini yumruk yapmış, önceki gibi değil artık. Güler yüzle kandırmıyor. Kaba kuvvet. Yerin altı daha makul sayılabilir. Kimse gelip rahatsız etmez. Durduk yere sesin incelebilir. Beklenen bu yani. Biraz daha derinleşince şu tespit yapılıyor ve gayet temiz. Daha aç gözlü. Bir yatırım. İçeriye doğru. Alaysız bir komedi. Anlaşılması güç. Belki ölünce anlaşılır. Günahlar cezbetmez. Belki, bu sokağın ıslaklığı cezbediyor. Yine bir kamyon nereden geldiyse sokağı ezip geçiyor.
2 Şubat 2017 Perşembe
DARAĞACI-I
"Ne dileğin varsa kendini yokla
Mürşidin pendini iyice sakla
Damardan, ilikten, kandan içerû"
"Şah İsmail (Hatayî)"
Saklanmanın iltihaplandığını anlayınca, ellerini sımsıkı dizlerine yapıştırıyor. En derinden soruyor. Cümle kıdem ehli parmak dahi oynatamıyor. Israrla buzları yıkıyor, sırtını büküyor, yekiniyor. Cepleri kırıntılarla dolu, bunu bilen biliyor. Gülmenin, çiğnemenin, hayvan gibi yutmanın mağduru. Bir izin gelmiş gibi darağacına havlusunu asmış yüzünü siliyor. Kimler geliyor geçiyor da tek bir kıpırtı yok gözlerinde. Yalnız dişleri takırdıyor. Kimse yok. Bilemeyecek. Burası en aşağıdan, aşağıya bakınca bir ihtimal görülebilen çıplak bir tepe. Issız değil. Hâşâ ve kellâ. Küçük çocuklar görünüyor buradan. Işıldayıp sönüyorlar. Sınırları eşeleyen iki üç tane inleme, çığlık belki. Derhal salıveriyor ellerini. Tüm kelimeleri geri çekiyor. Alnı terlemiş iki üç damla kadar. İlla gelecekler diyor ısrar ediyor. Böyle de rahat oluyormuş. Caniler çoğalıyor o sırada daha da hızlı. Yıldızlara ait yeni anlamları bulup iplerini çözüyor yüzünde gereksiz bir tebessüm. İnatçı. Bırakmayacağım diyor. Halbuki iyimser bir bakışla bile bir nokta kadar görünüyor. Akşamları duvar diplerine yeni yeni dervişler iniyor. Kaşlarını çatıyor hemen ve hemen hiddetle yollara çıkıyor, yolları devirir, yoğurur gibi yürüyor. Hışımlarına kimse itibar etmese de, sırtında bir gıdım hak taşır diye dertlenmiyorlar. Sıradan bir akşam. Çanlar çalacak yine ve duvarlar biraz daha yükselecek. Yarımlar belki tamamlanacak sonra bir şeyler yarım olacak... İfsâdın devamı. Terk etmek burada da yanlış anlaşılıyor. Sabah olunca herkes gözlerini kocaman açmış ağaçlara bakıyor, şaşırıyor ve birbirlerine haber vererek hayranlıklarını yüceltiyorlar. Tabiat, üzerine bunca düşen bu ilim eşrâfını tebessümle karşılıyor. Soğuktan morarmış elleriyle hiddeti dinmiş, yumuşamış bir hilm-ü selim ile dolanıyor sokaklarda. Israrla kaldırmıyor başını ve ölümü düşünüyor. İncecik bir kan sızıyor ağzından, cümle hekim teessüf ediyor. Kilimlere doğru yürüyor. Sapsarı, eprimiş, solmuş. Gökyüzünde küçük bir aralık görünüp kayboluyor. Aynı şeyler. Sırra kadem basan uzun yüzlü bir münadi çıkıp geliveriyor. Kilimlerin önünde sırtını dikleştiriyor. Bağırıyor; "Kimse Cennet veya Cehennemi seçmek zorunda değildir. Sen ikircikli bir yurdun altında zulüm ile payidar olmuşsun. Sözün beladır. Ellerin beladır. Yürümen de gülüşün de beladır. Tam ortaya bir sur dikilmiş. Daha da burada beklemeyeceksin." İki eliyle, hınçla oracıkta boğuveriyor münâdîyi. Titrek elleriyle, köpek gibi soluya soluya gidiyor. Cümle katiller, elleri ağızlarında titreşiyorlar.
Pir Sultan ABDAL-Ötme Bülbül Ötme
Ötme bülbül ötme, şen değil bağım
Dost senin derdinden ben yana yana
Tükendi fitilim eridi yağım
Dost senin derdinden ben yana yana
Deryadan bölünmüş sellere döndüm
Ateşi kararmış küllere döndüm
Vakitsiz açılmış güllere döndüm
Dost senin derdinden ben yana yana
Haberin duyarsın peyikler ile
Yaramı sarsınlar şeyikler ile
Kırk yıl dağda gezdim geyikler ile
Dost senin derdinden ben yana yana
Abdal Pir Sultan'ım, doldum eksildim
Yemeden içmeden sudan kesildim
Zülfün kemendine kondum asıldım
Dost senin derdinden ben yana yana
30 Ocak 2017 Pazartesi
BOZUK
“Yüzlerimiz görünmüyor
gözlerimizi örten şapkalardan yere bakıyoruz”
“Sena Ünsal”
“Sena Ünsal”
Yazmayacağım hayır,
bu bana iyi gelmiyor
Zaten iyi diye bir kavram
Nasıl peydah olmuş hiç bilmiyorum.
bu bana iyi gelmiyor
Zaten iyi diye bir kavram
Nasıl peydah olmuş hiç bilmiyorum.
Bakıyorum etrafa herkes
Kendini “bir şey” lerden koruyor
Bir şey BLues!
Şüphe,düşmanlık, öfke ve kin tabii ki!
Ve tabii kin birkaç kez daha
Kendini “bir şey” lerden koruyor
Bir şey BLues!
Şüphe,düşmanlık, öfke ve kin tabii ki!
Ve tabii kin birkaç kez daha
Şarkılar, resimler, şiirler var hem
“Dünya yeşildir güzeldir”
Ama gitsin gitsin gitsin!
Bir öpücük rica edecektim sevgilim.
“Dünya yeşildir güzeldir”
Ama gitsin gitsin gitsin!
Bir öpücük rica edecektim sevgilim.
Herşey için teşekkür eden
Hep “Daha iyi olmaz mı?” diye
Kafa açan insanlar varlar onlar gerçekler.
Ben onlardan biriyim ve çok pişmanım
Hadi bana ateş edin!
Hep “Daha iyi olmaz mı?” diye
Kafa açan insanlar varlar onlar gerçekler.
Ben onlardan biriyim ve çok pişmanım
Hadi bana ateş edin!
Enayi yerine koymalarına alınmıyorum hayır,
Bu bana iyi gelmiyor.
Kaldırım Taşı diye üstüme bassınlar
“Umurumda değil Anlamıyor musunuz?”
Hey siz! Neyi alkışlıyorsunuz?
Bu bana iyi gelmiyor.
Kaldırım Taşı diye üstüme bassınlar
“Umurumda değil Anlamıyor musunuz?”
Hey siz! Neyi alkışlıyorsunuz?
“Babam Olsaydı, Hepinizi Döverdi!”
“Başak Buğday”
“Başak Buğday”
29 Ocak 2017 Pazar
TEDİRGİN YAZILAR III
“Ben buradayım, başka bildiğim yok, elimden başka bir
şey gelmez.”
“F. Kafka”
“F. Kafka”
Bir. İki. Üç. Sessiz. Her noktadan
sonra takip ediliyor muyum diye arkama bakıyorum. Evet yine. Tekrar. Gerçekten
bunaltıcı. Ellerimin işe yaramazlığı bir itici güç gibi beni her defasında
rezalete sürüklüyor. Teselli olmak zorunda olan biri olarak kaçabileceğim
sınırlı yer var. Kaçamıyorum. Sinirliyim. Her kelimeden sonra biraz daha
sinirleniyorum. Kelimenin kudreti olabilir. Fakat olacaksa yalnızca bir
kelimenin olmalıdır. Bu kelime, hakikatte birdir. Fakat biz uzayda dönüp
durduğumuzdan kafamız karışıyor. Bu konuda anlayışlı olunabilir tabii.
İnsanların ekserisi gerçekten müthiş güzel gözlere sahipler. Çağımız bu
farkındalığın her daim askıda kalmasına sebep oluyor. Çağımız bok gibi. Biraz
şiddet ve uygarlığın azınlık olarak birleşmesi ile oluşmuş sahte medeniyetin
yalancı refahını tek değişkenli hayatlarımıza enjekte etmeye çalışırken kimse
kimsenin gözlerine bakmıyor. Baksa da görülen şeyler soyut olmayan, ya tahrik
veya tahkir içeren duygularla sınırlı kalıyor. Yıkılan bir dünya bazen
seyredilesi tek şey oluveriyor. Görünmeyen fakat sürekli devam eden bir
tahkikatın varlığı herkesi tedirgin ediyor. Biliyorum çünkü tedirginim.
Olmadığını söyleyenler, inanmayanlar, inanan sıçıp batırıcılar sarhoş olmuş,
tuhaflaşmış, belki algıları ölmüş, ziyan olmuş terezlerdir. Seni ifşa ediyorum.
Bu bir heba. Çok açık. Çalışkan devlet adamları bir farzı sağlıyorlar diye
boyunduruk altına giren tüm kısır akılları tepemde tepinirken seyrediyorum.
Gerçek şu haksızım. Fakat aklımın yetersizliği bana konuşma hakkı etrafımdaki
herkese de gitme hakkı veriyor. Sonsuz ihtiyaçlarını kelimelere döken salakları
kimse dinlemek istemez. Evet kaçışımı ilan ediyorum. Noktalar arttıkça,
kelimeler arttıkça gece olmasını ve o gecenin içinde sonsuz pencerelerin
açılmasını, sonra da o pencerelerin içinden sonsuz renklerin içeri girip huysuz
köylüleri, yöneticileri ve ölüleri şenlendirmesini istiyorum. Hemen önümde bir
merdiven var. Bunu kimse bilmiyor. Fakat çıkmadan önce ellerimi yıkamalıyım.
Her gün, gün boyunca belki sonsuz cinayet işliyorum. Ellerimi yıkamalıyım.
Olmamak isteyen aymaz akılların veya matematiği icat ettiğini sananların ticari
inançları yüzünden kendimi buladığım çamuru temizlemek için maddeden berî bu
merdivenlerden çıkmam gerektiğini hissediyorum. Bu bir his. His tehlikeli.
Fakat tehlikeli olanı, bok gibi olana tercih ederim. Rehavet, içten tutuşmalı
istekleri şahlandıran bozuk umut üretkeni bir makine gibi, durduk yere insana
sigara yaktırıyor. Yerine koyulmayacak istekler türetip, insanın aklını iğdiş
ediyor. Nefretle dolu kelimeler çoğalıyor. Birkaç kapıdan birinden çıkmam
gerek. Dolayısıyla bir bineğe ihtiyacım var. Korku dolu tüm yeryüzünde uyuşturucu
almak gerek. Binek dediğim bu. Bu haklı bir çözüm. Mutlu olmanın bu kadar imkânsız
olduğu durum ve yerlerde bu tercih mecburi istikamettir. Herkes kendi ahkâmını
kesip gider. Makul. Eğer mutlu olmak istememek mümkünse. Mümkündür. Fakat, bu herkesin
unutmak istediği bir ihtimal. Dahası kalmamış bir haz dünyasının içten dışa
doğru neredeyse püskürerek çürümesi tabii ki gizli bir tedirginlik
yaratacaktır. Sapsarı olan güneş bir gün balgam yeşiline döndüğünde yine bunun
böyle olduğuna inanmayanlar çoğunlukta olacak ve ana haber bültenlerinden bilgi
verilmesini isteyecekler. Bu komik bir şey değil. Kesinlikle değil. Ayaklarında
parlak ayakkabılarıyla hızlı ve kararlı adımlarla yürüyen bir adam ve yanı
başında asık suratlı bir kadın herkesin tüm yaşam ızdırabını bir parlamento kurarak
sonlandıracaktır. Lafı uzatmanın başka bir yolu. Halbuki savaştan bir farkı
yok. Sınırsız düşünce, ayrılık, kaçış, iradenin yersiz hale getirilişi.
Kıpırdamadan durmanın mümkün olmadığı her yere çöp atan kirleten yüce
devletler, ulu hakanlar ve teşebbüsleri kısa kesilen ince ruhlar, sanatçılar,
kaçaklar, sürgünler. Bitişi mümkün değil fakat bir bitiş bekleniyor.
Bekliyorlar. Ahlaksız umutlular, umut etmenin, edepsiz barışseverler barışın,
Kaderi suçlayanlar da yeryüzünün içine ettiler.
DEĞİLİM
Oturduğum yerden hakikati arıyorum. Bir yandan kendime tevazular yüklüyorum tabii. Cehennem için oluşturduğum eşikleri arıyor gözüm; yoklar. Birazdan başlayacak olan bir müzik fillerden bahsedecek.
Karmaşık bir şey değil aslında yaşamak. Bir kaç kez denenmiş, yıkılmış ve tekrar inşa edilmiş, sağlamlaştırılmış iradeler halinde göçüyor olmalıydık. Tekrar bir günün başlaması ve yeniden bir göç daha.
Gerçek artık olağan ve sıkıcı. Sanrıların sarhoşluğu bizi daha akıllı hale getirmiyor. Hemen bir olay daha olsun. Bir daha. Sadistçe. Yeşilliklerin içinde uzunca bir işkence düşü. Benim kapı aralığından gördüğüm, nacizane ve karamsar olarak budur.
Cehaletimin kendi ruhumda nihai baskınlığını ve liderliğini ilan edişini seyretmek zorunda oluşum, burun kıvırmalarım ve bu oturuyor olma durumum yeterince bezdiriyor beni. Tabii biraz daha yavaş hale getirebilirim bu olayları. Bakın, yeteneklerim var. Onca ağrı, kesif, mide bulandırıcı koku ve kalabalıklara rağmen bununla övünmek mümkün. Pekala çağın, kendine tapınmayı asalet sayan, yapış yapış aydınları bun pek mükemmel biçimde ispat etmiş.
Bana laf düşmez. Uzun süredir bunu tekrar etmiyorum ama oturduğum yerden ulaştığım ilk hakikat bu olabilir; Bana laf düşmez. Ben değilim.
SOKAK
İncecik sokağın yerleri adımlarla dolu
Kan revan sığınmaklar peşindeler
Camlar kirlenmiş dökük, terslenmiş
Perdeler gerçekten kötü durumda
Kan revan sığınmaklar peşindeler
Camlar kirlenmiş dökük, terslenmiş
Perdeler gerçekten kötü durumda
Sakince aralarında gezinen felaketler
İç içe geçmiş plastik bardaklar halinde
Her yer kıvılcım yuvası bir zeminde
En pespaye halleriyle adamlar
kan revan sığınma telaşında.
Ellerinde odunlar ve sararmış yapraklar
Bitmeyen beyazlar eşliğinde küçücük bir kız
Kız küçücük, lüle saçları var.
Dönüyorlar.
Çürümüş bir devlet organı gibi zıpçıktı zeminde
İncecik ruhlar serpilmiş araba altlarına
Akıl ve yer birleşmiş nihai bir ahlaksızlık
Zatenler eşliğinde bir ilkokul çıkışı.
Sarkıntılık eden belaya teşne kokuşmuş sırtlar
Var ile yokun temasız bir uygarlığa yerleşmesi
Alnı kirli, hiç lafı uzatmadan yürüyen
Yine de soyguna hazırlıklı bir zihin
Ruhunu bir elçi tartaklamamış henüz
Fakat bu, şimdilik böyle
Alnı kirli, hiç lafı uzatmadan yürüyen
Yine de soyguna hazırlıklı bir zihin
Ruhunu bir elçi tartaklamamış henüz
Fakat bu, şimdilik böyle
Bir takım içinden çıkılmaz ağrılar
Elindeki tabaklara saldırır
Sahici değil işte tırnakların
Olur olmaz tırmalıyorlar
Sokağa eninde sonunda tutar
bir kamyon dalar
Elindeki tabaklara saldırır
Sahici değil işte tırnakların
Olur olmaz tırmalıyorlar
Sokağa eninde sonunda tutar
bir kamyon dalar
Üç beş dolar sarkar bıyıklarından
Daha cehl-i mürekkep görmemişsiniz siz
Dimağların uç kısımlarında saklanan
Asla ört bas edilemeyecek cinayetler işleyen
Sayısız cinayet sahibi bir toplum.
Daha cehl-i mürekkep görmemişsiniz siz
Dimağların uç kısımlarında saklanan
Asla ört bas edilemeyecek cinayetler işleyen
Sayısız cinayet sahibi bir toplum.
O kadar baygın yürünüyor ki bu sokakta
Belirlenen bir güneş veya ay yok
İnip kalkan sopalar eşikli bir ölçek zaman
Dışarda ıslanan adamlar ve kadınlar
Dışarda sevişen adamlar ve kadınlar
Kiminin ağrısı var hiç söylenmiyor
Belirlenen bir güneş veya ay yok
İnip kalkan sopalar eşikli bir ölçek zaman
Dışarda ıslanan adamlar ve kadınlar
Dışarda sevişen adamlar ve kadınlar
Kiminin ağrısı var hiç söylenmiyor
AKŞAM
Çılgınca ellerine bir mezar yükleniyor
Heybetli
Terlemiş yüzü ışık tarafından ısırılmakta
Çakılacağı düzlüğü henüz seçmemiş
Kırkıncı gece, bir top ışık altında ölmüş
Ayakları ırmağın soğuğunda.
Bakın, daha temiz değil bu patika
Canından bezmiş sakinlikler çimlenir
Alt alta, üst üste arafa çıkış hengamesi
Aracı olmanın terbiyesine talip olmuşlar
Karanlığa bakmaya gelen gözleri yaşlı bir adam
Cüppesi ıslanmış, yerlere değmiş, gözü bir şey görmez.
Kokuşmuş yaralar şehrin canına okur
Daha ıssız, daha gürültülü, daha cansız ve kaynamış
Ruhları celb eden cinayetlerden oluşmuş bir şehir
Ayaklarını vura vura gelen düşünce sarkıtları
Donmuş, hissiz ihtiyatlar, asaletsiz bir şehir
Karanlığın elinde incecik bir asa gelir.
Heybetli
Terlemiş yüzü ışık tarafından ısırılmakta
Çakılacağı düzlüğü henüz seçmemiş
Kırkıncı gece, bir top ışık altında ölmüş
Ayakları ırmağın soğuğunda.
Bakın, daha temiz değil bu patika
Canından bezmiş sakinlikler çimlenir
Alt alta, üst üste arafa çıkış hengamesi
Aracı olmanın terbiyesine talip olmuşlar
Karanlığa bakmaya gelen gözleri yaşlı bir adam
Cüppesi ıslanmış, yerlere değmiş, gözü bir şey görmez.
Kokuşmuş yaralar şehrin canına okur
Daha ıssız, daha gürültülü, daha cansız ve kaynamış
Ruhları celb eden cinayetlerden oluşmuş bir şehir
Ayaklarını vura vura gelen düşünce sarkıtları
Donmuş, hissiz ihtiyatlar, asaletsiz bir şehir
Karanlığın elinde incecik bir asa gelir.
27 Ocak 2017 Cuma
TEDİRGİN YAZILAR II
“-
Ama konuşmuyor
+Evet, bu iyiliğin dili"
“Albert Camus-Amerika Günlükleri”
+Evet, bu iyiliğin dili"
“Albert Camus-Amerika Günlükleri”
Bak, burada bir sataşma var. Var
diyorum tartışmasız. Kaçıncı kez daha iyi bir üzülmeye içimi hazırlıyorum. Öyle
gerçek hayattan örnekler yok ki burada. Mesela aklım başımda bir vapura
binmedim İzmir’de. Yahut kocaman bir Ayasofya için telaş olmadım. Öyle Sultanahmet
meydanında bankların birinde otururken dedim ki, “şu yapıya bakarken ağzının
suyu akan biriyle tanışmak isterdim.” Değişik veyalamalar yapılabilir. Takır
tukur yazılan kelimeler bunlar. Daha detaylı incelenmesi imkansız, katmansız
bir sığlık. Bir salaklığın tekrar ve tekrar peydahlanması ve vazgeçilmesi
kesinlikle muhtemel. Varlığa dair her an, her süreç, belli bir mizaçla süreksiz
ve uydurmadır. Minnet ihtiyacıyla yanıp tutuşan bir sığışmaya doğru gidiyorum.
Burada, aşağıda bir yerlerde, incecik bir örtü altında derin bir çukurun
içinde, olmaması gereken çığlıkları atıyorum. Yine de, burada da bazen
kaldırımlara ve merdivenlere rastlıyorum. Henüz kimseye bunlardan
bahsetmiyorum. Aklıma her düşeni söylemek zorundaymışım gibi. Hah! Telafisi
mümkün olmayan hiçbir şeyin olmayışı yüzünden şikayet eden her yaşayış
biçiminden saklanıyorum. Sana hiç baktım mı? Hayır! Sadece bazen müzik
dinlerken sesini duyar gibi oldum. Gayr-ı ihtiyari kendimden geçmelerim ile
belki sakıncalara sebep olmuşumdur. Burada yalnızım. Hayır değilim. Bak bunu
unutmuşum. Hemen ellerimle yüzümü kapıyorum. Defalarca söyledim böyle şeyleri
şişelere doldur diye. Fakat karanlıkta göremiyorum ki. Halılar kirlenmiş artık.
Yeniden birileri gelecek sanırım. Daha zor da olabilirdi. Bitti. Düğüm olan hiç
bir şey yok. Bir sahipliğe köle olmadan ve örtüyü hiç kaldırmadan geçen onca
zamandan sonra biraz duruldu gibi burası. Çıksam mı?
26 Ocak 2017 Perşembe
Samuel Beckett- Akşamüstü Gölgeleri
Çektiğim acılar varlığımın inşasının irili ufaklı parçalarıdır
Sadece düşünmek var etmez insanı; duygularını, ruhunu ve hatta zekasını geliştiren asıl öğreticiler acılardır.
O halde varım çünkü acı çekiyorum
Doğduğum günden beri anlatmak istediklerim var ve elbette asla anlatmayacaklarım ve anlatıyor gibi yapıp asla anlatmadıklarım.
Önce akciğerlere değen oksijenin yakıcılığı ile başladı ilk acılar, sonra dünyanın anlamsızlığını düşünüp duran beynimin kıvrımlarındaki patlamaların elektrik çarpmalarıyla.
Doğduğumu anımsıyorum, ölümü ise düpedüz hatırlıyorum
Bir insan doğduğunda göz yaşları dökülür sevinçten
Bir insan öldüğünde gözyaşları dökülür üzüntüden
Yani hayat boyunca değişmeyen tek şey gözyaşlarıdır ve yeryüzünde gözyaşları sonsuzdur
Biri ağlamaya başladığında, bir başka yerde de bir başkasının gözyaşları diner
Biri doğarken başka birinin öldüğü gibi
Geriye kalan sadece gözyaşları ve hiçtir.
Ve arada ağzımızda bir ömür dolandırıp durduğumuz onca laf, kağıtlara döktüğümüz onca kelime sadece bir duygu kalabalığıdır
Tutsaklığımızdan kurtulmaya çalışmanın beyhude uğraşlarıdır bunlar
Asla gerçekten bir şey anlatılamaz, ancak bir şeyin hayali anlatılabilir kendisi değil
O yüzden anlatmaya değil, anlatmamaya bakarım
Anlatma derdinden çok anlatmamanın zevkine kurulurum
Ama yine de hiç susmam, eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek bir şey kalmadığı içindir, her şey söylenmiş, hiç bir şey söylenmemiş olsa bile.
Sadece düşünmek var etmez insanı; duygularını, ruhunu ve hatta zekasını geliştiren asıl öğreticiler acılardır.
O halde varım çünkü acı çekiyorum
Doğduğum günden beri anlatmak istediklerim var ve elbette asla anlatmayacaklarım ve anlatıyor gibi yapıp asla anlatmadıklarım.
Önce akciğerlere değen oksijenin yakıcılığı ile başladı ilk acılar, sonra dünyanın anlamsızlığını düşünüp duran beynimin kıvrımlarındaki patlamaların elektrik çarpmalarıyla.
Doğduğumu anımsıyorum, ölümü ise düpedüz hatırlıyorum
Bir insan doğduğunda göz yaşları dökülür sevinçten
Bir insan öldüğünde gözyaşları dökülür üzüntüden
Yani hayat boyunca değişmeyen tek şey gözyaşlarıdır ve yeryüzünde gözyaşları sonsuzdur
Biri ağlamaya başladığında, bir başka yerde de bir başkasının gözyaşları diner
Biri doğarken başka birinin öldüğü gibi
Geriye kalan sadece gözyaşları ve hiçtir.
Ve arada ağzımızda bir ömür dolandırıp durduğumuz onca laf, kağıtlara döktüğümüz onca kelime sadece bir duygu kalabalığıdır
Tutsaklığımızdan kurtulmaya çalışmanın beyhude uğraşlarıdır bunlar
Asla gerçekten bir şey anlatılamaz, ancak bir şeyin hayali anlatılabilir kendisi değil
O yüzden anlatmaya değil, anlatmamaya bakarım
Anlatma derdinden çok anlatmamanın zevkine kurulurum
Ama yine de hiç susmam, eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek bir şey kalmadığı içindir, her şey söylenmiş, hiç bir şey söylenmemiş olsa bile.
Tedirgin Yazılar 1
"Sevdiniz işte alın koşturun. Aha size son atım"
"Cahit Zarifoğlu-Çölde Gizli Bezginler"
Tedirgin ruh halinin şimdilerde vasata dönüşecek denli yeryüzünde baskınlığını ilan
edişi. Bu, bir biçim takıntısı. Anlamsız olması önemli değil. Her şey, şu anda
bir istasyonda bir ayağı trende ve bir ayağı henüz aşağıda, istasyonda olan
birinin kararsızlığı üzerine. Yani şöyle bir bakıyoruz; her yerde Tanrı’nın
varlığına veya yokluğuna dair icat edilmiş bir ton zırva. Şahsi bir düşünceyi
burada zapt etmek niyetinde değilim fakat bu işin doğası gereği böyle olmak
zorunda. Yani tüm bu noktalama işaretleri ve tüm o diğer cümlelerin ifadeye
dönüşmesi falan bana ait olacak. Dolayısıyla beş para etmez. Yani ehil olmak
işi artık ayağa düştüğüne göre bu böyle. İşi ehline verelim. Peki hangi işi?
Derinleşilen ve süratle ileriye götürülen, geliştirilen yanlışlıklara ehil
olmak. Tevazuya gerek yok. Herkesin kalbinden geçen, aklından geçen şeyler var.
Sadakatle ısrar ettiğimiz şeyler bizi mahvediyor. Artık cinayetler ve ölümler
günlük rutini ve arzuları zamansız bozan ve konforu berbat eden şansızlıklar
olarak kabul ediliyor. Ben de o kadar çok kapının arkasında saklanmak istiyorum
ki. Korkudan sıtkım sıyrıldı. Yeniden kıpırdanmak artık çok ağır bir iş. Sadece
burada, bu yalnızlığın içinde mertçe ısırabiliyorum kendimi. Bir sobanın yanına
çökmüş kitap okuyan küçük bir kız geliyor gözümün önüne. Sanki tüm evrende bir
tek ona her şeyi anlatabilirmişim gibi geliyor. Canilik üzerine sohbet
edebiliriz belki veya nedenlerden niçinlerden konuşabiliriz. Bu artık yalnızca
zamanın olmadığı yerde önemli oluyor. Renklerin her birini ellerine ve
omuzlarına yayabilen insanlar, gözleriyle tüm gezegene şöyle uzaktan bir bakış
fırlatıp katladığı hayranlığını elinden düşürmediği tespihe indirgeyebilen
insanlar. Sahici bir şaşkınlıkla çığlıklar atabilen veya ne bileyim yeni açmış
bir gül gördüğünde onunla alakalı konuşabilen insanlar. Ticari bir kaygı
olmadan tabii. Şimdi bu çağda, sararmış zihniyetler tarafından iskontoya tav
edilmiş kaymak takımı, memnuniyetsiz bakışları ve sonsuz tamahları ile hiç
müzik ve şiir içermeyen, yalandan aydınlık bir minvalde incecikten ziyan
olurken buna hiçbirimiz üzülmüyoruz.
BİR TEVATÜR
Gri bir sokağın başındayım
Gürültüler çoğalıyor
Kocaman ateşler yakılmış
Tam ortasında bağdaş kurmuş adam
Sigarasını yakıyor
Hala incecik bu sokak
Ölüm için bir iddia yok
Akşam oldu minarenin başında
Adam gözlerini dikiyor
Islak sancılar ensemde
İlla ki olacak bu olacak ya
Kimden geliyor bu havlular
Zıvanadan çıkmışlar geliyorlar
Göğün içinde bir pencere rengarenk
Umurlarında bile değil
Aklımın incindiği bir anda
Kilimler de yanıyor artık
Kaldırıyorum yakalarımı
Toprak ısındığından mıdır
Duman bir türlü görünmüyor
Bir körün cinayeti ilişiyor köşeye
O da sıcaktan nasipleniyor
Adam incecik parmaklarıyla
Bir yandan Ahkamını da keserek
Bir nefes çektiriyor ona
Sararmış kızgın dişlerini çıkartıyor
Ruhum içeriden çekiştiriyor beni
Sloganlar dolusu çamaşır iniyor sokağa
Artık kıvranan bir toprak kalmıyor
Sokağın başından içerliyorum.
Gürültüler çoğalıyor
Kocaman ateşler yakılmış
Tam ortasında bağdaş kurmuş adam
Sigarasını yakıyor
Hala incecik bu sokak
Ölüm için bir iddia yok
Akşam oldu minarenin başında
Adam gözlerini dikiyor
Islak sancılar ensemde
İlla ki olacak bu olacak ya
Kimden geliyor bu havlular
Zıvanadan çıkmışlar geliyorlar
Göğün içinde bir pencere rengarenk
Umurlarında bile değil
Aklımın incindiği bir anda
Kilimler de yanıyor artık
Kaldırıyorum yakalarımı
Toprak ısındığından mıdır
Duman bir türlü görünmüyor
Bir körün cinayeti ilişiyor köşeye
O da sıcaktan nasipleniyor
Adam incecik parmaklarıyla
Bir yandan Ahkamını da keserek
Bir nefes çektiriyor ona
Sararmış kızgın dişlerini çıkartıyor
Ruhum içeriden çekiştiriyor beni
Sloganlar dolusu çamaşır iniyor sokağa
Artık kıvranan bir toprak kalmıyor
Sokağın başından içerliyorum.
25 Ocak 2017 Çarşamba
HINF...
Bu çocuklar
hiç bir şeye saygı göstermiyorlar
Kaybın hissî vukuatı
buradan kaynaklanıyor
cephe gerisinde tırnaklarını oyarlar
İltifata kapris hemen taşkın
Hırsla nefes alıp verirler
Tahammülleri donlarının içinde kalmış
hiç bir şeye saygı göstermiyorlar
Kaybın hissî vukuatı
buradan kaynaklanıyor
cephe gerisinde tırnaklarını oyarlar
İltifata kapris hemen taşkın
Hırsla nefes alıp verirler
Tahammülleri donlarının içinde kalmış
Sevenlerini çağırmışlar arka odaya
Sırtları terli yamuk bir pencere önü
Bunu da ikidir yapıyorlar
Tekilliğe aşık bir kalabalık oturmuş
Çamaşırları katlıyorlar
Beklenen yalnız Mesih değil
Tertipli, bilenmiş baltaların beklentisi
Sırtları terli yamuk bir pencere önü
Bunu da ikidir yapıyorlar
Tekilliğe aşık bir kalabalık oturmuş
Çamaşırları katlıyorlar
Beklenen yalnız Mesih değil
Tertipli, bilenmiş baltaların beklentisi
Hüşyar olun ey Aykutlar, uğunup durmayın
Derme çatma anlar yaşanıyor diye
bunu kollarına kazıtan bir ışık demeti
Gece olunca kaybolacaklar
Islıkla gelir, ıslıkla giderler
Islanmış havlular, pahalı saatler
Derme çatma anlar yaşanıyor diye
bunu kollarına kazıtan bir ışık demeti
Gece olunca kaybolacaklar
Islıkla gelir, ıslıkla giderler
Islanmış havlular, pahalı saatler
Kaçıncı kez darda koyulmuş Ertuğrul
Cepleri boşaltılmış öğrenciler yolun üzerinde
İkide bir soyuluyorlar
Yine anların peşindeler üst geçitte
Tekrar kemer satanlara denk geliyorlar
Çabasız, şikayetçi bir de üşüyoruz diyorlar
Cepleri boşaltılmış öğrenciler yolun üzerinde
İkide bir soyuluyorlar
Yine anların peşindeler üst geçitte
Tekrar kemer satanlara denk geliyorlar
Çabasız, şikayetçi bir de üşüyoruz diyorlar
Tekrar sayıyorum altmışa kadar
Neresinin kıvamı iyiyse oradan ver
Kaybolacaklar diyorum tekrar ve ısrarla
belki ziyaretleri de yeni bir renkle çoğalır
Parmaklıklarla süslenir o zamana
Sabahların çıkmaza vardığı da olur
Neresinin kıvamı iyiyse oradan ver
Kaybolacaklar diyorum tekrar ve ısrarla
belki ziyaretleri de yeni bir renkle çoğalır
Parmaklıklarla süslenir o zamana
Sabahların çıkmaza vardığı da olur
Hınf hınf hınf...
Ne var ki bunda?DELİK
Düşes doğurduğunda karınca yükselir
Bir küvetin içinde öpülmeyi bekler
Daha çok sıkar dişlerini değişelim dedim
Asla geride kalmamanın sancısı
Bir küvetin içinde öpülmeyi bekler
Daha çok sıkar dişlerini değişelim dedim
Asla geride kalmamanın sancısı
Farkında olmadan biliyorum bu yığınları
Bu ne basit, ne sürünceme ve kıvrak
Tavrın namütenahi zarifliği
kitapların her biri bir daha söylenmeli
Bu ne basit, ne sürünceme ve kıvrak
Tavrın namütenahi zarifliği
kitapların her biri bir daha söylenmeli
Buradan sığ bir koya geçelim ve oradayız
Kafasında kocaman aman tanrım
Adamlar ve kadınlar sığınmış karınlarına
Yeni yeni var oluyorlar bu uçurumun kenarında
Kafasında kocaman aman tanrım
Adamlar ve kadınlar sığınmış karınlarına
Yeni yeni var oluyorlar bu uçurumun kenarında
Bir tanıklık eserinde yerimizi alıyoruz
Pencereyi açar arkadaki sıkıştırır
Demirden eşsiz bir sertlik fırlatır
Kaçıncı kez öldürmeyin denir.
Pencereyi açar arkadaki sıkıştırır
Demirden eşsiz bir sertlik fırlatır
Kaçıncı kez öldürmeyin denir.
Tembih alır arkasından ve koşar
Elinde tespihi kancanın ucu görünüyor
Ellerinde bir kanca işte bu görünüyor
Şimdi boynu ıslanmış bir giyotin dibinde
Elinde tespihi kancanın ucu görünüyor
Ellerinde bir kanca işte bu görünüyor
Şimdi boynu ıslanmış bir giyotin dibinde
Bana selam söyle bembeyaz sakalları var
Tahminen elleri camda ağlayan biridir
Paldır küldür aşağıya düşer
Yalnız bir amaç uğruna
Tahminen elleri camda ağlayan biridir
Paldır küldür aşağıya düşer
Yalnız bir amaç uğruna
Devam eden bir kalem oyunu bu
Ama kalemler kuru yeni oyun yok
Çarmıha kaç kere daha gerileceksin
Rica edeceğim
Bence biraz daha beklersek olacak
Ama kalemler kuru yeni oyun yok
Çarmıha kaç kere daha gerileceksin
Rica edeceğim
Bence biraz daha beklersek olacak
DIŞARI
Dizlerin
yalandan kırılası bükülmeleri
dermanı kaybolması gerekir bir de
Daha açık saçık ne kaldırılabilir
Ters köşe yaşantının isyanları da yok
yok.
dermanı kaybolması gerekir bir de
Daha açık saçık ne kaldırılabilir
Ters köşe yaşantının isyanları da yok
yok.
Kargaşa
çıkaran iki buçukluk bir tablo
rehavetin ikinci budalası kıvamında
daha hızlı çekmeli çekmeceleri
Asla dinlenmeyen bilinç
Kahpeliğin cezası bir bilinç
rehavetin ikinci budalası kıvamında
daha hızlı çekmeli çekmeceleri
Asla dinlenmeyen bilinç
Kahpeliğin cezası bir bilinç
Ter
damlamalı olan ayak dipleri
terennümü anlaşılmaz tıkırtılar halinde
Sırtı dönük kimselere
sertçe cevap vermiş gibi
kendini ıssız zannediyor
terennümü anlaşılmaz tıkırtılar halinde
Sırtı dönük kimselere
sertçe cevap vermiş gibi
kendini ıssız zannediyor
Daha
hızlı ölemez bir pencere önü
ağaçları seyrediyor zan kötüdür aşamasında
her şeyin üzerini sövgü ile örtüyor
belki incecik, bembeyaz veya içten
Anlamsız tekerlemeler
ağaçları seyrediyor zan kötüdür aşamasında
her şeyin üzerini sövgü ile örtüyor
belki incecik, bembeyaz veya içten
Anlamsız tekerlemeler
Üst
üste derdest edilmiş tırnaklar
Cehli hiç tartmamış gibi sıkılmış bir de
Hiç üstüne hiç doğuruyor
masanın üzerinde gibi dolunay
Daracık ısıtıyor.
Cehli hiç tartmamış gibi sıkılmış bir de
Hiç üstüne hiç doğuruyor
masanın üzerinde gibi dolunay
Daracık ısıtıyor.
Gamzelerinden
yayılıyor koku
Göçük
ziyadesiyle meşhur olmuş bir cinayet
Esrimesi ve ısırması yanında
İki de bir zıplayıp duruyor
Göçük
ziyadesiyle meşhur olmuş bir cinayet
Esrimesi ve ısırması yanında
İki de bir zıplayıp duruyor
Lütuf
kedilerde ifşa olunur
Taptaze yalnızlıklar peşinde gezinen
Üç beş yanlışlık var gözlerinde
Yumuşacık yürümeleri de
cabası
Taptaze yalnızlıklar peşinde gezinen
Üç beş yanlışlık var gözlerinde
Yumuşacık yürümeleri de
cabası
DÜŞÜŞ
Sahici bir sığınak ellerim
yaşam bir eşik noktası gibi duruyor
Unutulan mevzular dişleniyor birden
Kocaman ziyanlar ve yürüyüşler
İçten gelen tırmık sesleri
Unutulan mevzular dişleniyor birden
Kocaman ziyanlar ve yürüyüşler
İçten gelen tırmık sesleri
Kalbinin üzerine düşmüş ve düşüş
Sanıldığı gibi simsiyah değildir
Düşüş,
Dertlenmiş ve karanlık bir deva
veya iç içe geçmiş parmaklıklar
sayılabilir
Sanıldığı gibi simsiyah değildir
Düşüş,
Dertlenmiş ve karanlık bir deva
veya iç içe geçmiş parmaklıklar
sayılabilir
Cehalet incecik spazmları tetikliyor
Terk etmek bir istisnaya dönüşmüş
korkudan
Evet, bir mermi kesinlikle korkudan
sapsarı dalgalanıyor
Terk etmek bir istisnaya dönüşmüş
korkudan
Evet, bir mermi kesinlikle korkudan
sapsarı dalgalanıyor
Üzerime doğru yığılan sıcacık gülümseme
Fiziğin salkımlarını döktüğü o çizgide
Uzun saçlarıyla yaşamı çoğaltıyor
Bir müdekkik edasıyla
Fiziğin salkımlarını döktüğü o çizgide
Uzun saçlarıyla yaşamı çoğaltıyor
Bir müdekkik edasıyla
Öyle bir bağımsız divanelik içinde
Kaybeden olmanın zarafeti eşliğinde
Yeni yeni çimleniyor.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)