Sırrına inceden erişmiş öylece
bekliyor. İşkenceden beter. Sımsıkı sarılmış, tutunmuş bir ipe, tam uçurumun
kenarında ve saklanmak artık söz konusu bile değil. Bir rüya değil. Tuhaf
biçimli kuşlar geziniyor etrafında. Tertemiz bir gökyüzü var ve hava buz gibi.
Gözleri yorulmuş. Ellerini hissetmiyor. Ellerini zaten uzun süre önce
kaybetmiş. Bir iki cinayet değil onun ki. Taraftar kısmı coşmuş, ellerini ve
başlarını göğe kaldırmışlar. Ayaklarını vuruyorlar. Yemyeşil bir tepenin üstüne
darağacı parlıyor. Yüzlerine sıçrayan şeyin ne olduğunu kimse anlamıyor. Gelişi
güzel yerleşmiş kışlaların duvarlarından başlarını çıkartıp etrafa bitmeyen
yankılarla yayılan homurtular eşliğinde yürüyorlar. Onu almaya geliyorlar.
Ayaklarını her defasında daha sert vuruyorlar ve bu, herkesin inceden inceye
bir övgüye dahil olduğu anlamına geliyor. Bir biçimde buna inanmışlar. Bir ipe
tutunmuş, gri bir uçurumun kenarında artık korkudan alıp verdiği nefesler dahi
sararmış ve ruhu umurunda bile değil. Ölümü kucaklayacağı yok. Belki öldürmeden
önce takdir etseydi ve dağların ulu bağırtılarına biraz kulak assaydı böyle
olmazdı. Bunu kimse bilemiyor. Evlerde yalnız bırakılmış ve balkondan aşağıya
sarkan çocukların haberi bile yok. Bir ordu gibi gürül gürül gelmeye çalışan
fakat gözleri bir asma yaprağına tamah eden bu yamuk yumuk topluluk da
bilmiyor. Belki kendisi azıcık erdiyse işte bunun sırrına ermiştir. Darağacına
daha bir vefalı bakması bundan olabilir. Şimdi, daracık bir çıkıntıda, giderek
yıpranan ve eskiyen bir ipin ucunda ve illaki bu ipin ucunda ne yapacağını
bilemez halde titriyor. Cümle ulu ozanların kalemleri ceplerinde, çıkarıp da
kağıda tek bir uç bile dokunmuyorlar. Geberirse gebersin. Sırtı çıplansın da
ayaz kırbaç gibi kessin parçalasın. Artık dağılmak arefesinde linç ordusu, canı
öyle istediğinden, bir bağnazlık tartışması içindedir. Çekilir dert değil.
10 Şubat 2017 Cuma
9 Şubat 2017 Perşembe
Başka bir karanlık
Su birikintileri ve yıldızlar. İçinde azap barındıran bir serinlik var. Güneşin doğması söz konusu bile değil. Yolda metafizik çöküntüler var, bir şeyler söylemek istememenin çukurları. İç içe geçmiş, belki birbirine sığınmış garip zaman portalları peyda olmuş. Nasıl bulduysa bir kamyon şehirn içine girmiş, sağa sola su sıçratarak pervasızca ilerliyor. Kurumsal ruh birikintileri. Taciz edilen hissiyatların peş peşe ve kötü bir biçimde gökyüzünden serpiştirilmesi birinci ihtimal. Eğer zorlanırsa bu mevzuda da yine agnostikler kazanabilirler. Suratsız bir gece değil mi? Bakışları bozulmuş, olmadık yerlerinde çığlıklar patlayan, dişlerini sıkmış... Belli akrabalıkları olan duygular için yeni bir durak var. Az ilerisinde daha ıslak bir zemin ve daha atletli adamlar var. Burada adamlar var. Daha yukarı bakıldığında belki yıkık fakat tertemiz kadınların hüzünleri vardır. Burası kâfi. Yeniden felsefeyi ortaya koymak veya düşkünlerden bahsetmek, adaletten söz etmek ve işte bunlar gibi ciddi işler buraya göre değil. Yalnızlık, merhamete liyakatsiz kalmaktan oluyorsa diye belki başların biraz daha öne eğilmesi mümkün olabilir. Pekala, anlamsız bunca sözün sarfı da israf. Uyanık olamamak ve değerli eşyanın bütün maddi varlığını yok saymak da cinayet. Düşünce yapısında var olan, iltihap kapmış ve iğrenç kokan yaralar işte bu çukurlar. O yoldakiler. Mezarlık bu mevzuda dünyanın yegane yüksek mevkii sayılabilir. Daha ince ve daha müzikaldir bu açık. Yaşanılan yerler soğuk. Tecrübe zamanın katlinden başka bir şey değil. Demek, imkansız bir hedef mevcut. İkilemler hakkında bir anlamsızlık tespit edilir. Bu ikisinin ikisi de anlamsız. Şimdi lambalar yanar. Gece iyice kızgın artık ve bağırmaya başlar. Çekilmez. Uyumak gerek. Daha fiyakalı dizilen sokaklar, isyansız bir dünya ne kadar sıkıcı. Neredeyse şehvetli biçimde kendini oradan oraya savuran bir dünya. Dünya pislik demektir. Dişlerini sıkmış, ellerini yumruk yapmış, önceki gibi değil artık. Güler yüzle kandırmıyor. Kaba kuvvet. Yerin altı daha makul sayılabilir. Kimse gelip rahatsız etmez. Durduk yere sesin incelebilir. Beklenen bu yani. Biraz daha derinleşince şu tespit yapılıyor ve gayet temiz. Daha aç gözlü. Bir yatırım. İçeriye doğru. Alaysız bir komedi. Anlaşılması güç. Belki ölünce anlaşılır. Günahlar cezbetmez. Belki, bu sokağın ıslaklığı cezbediyor. Yine bir kamyon nereden geldiyse sokağı ezip geçiyor.
2 Şubat 2017 Perşembe
DARAĞACI-I
"Ne dileğin varsa kendini yokla
Mürşidin pendini iyice sakla
Damardan, ilikten, kandan içerû"
"Şah İsmail (Hatayî)"
Saklanmanın iltihaplandığını anlayınca, ellerini sımsıkı dizlerine yapıştırıyor. En derinden soruyor. Cümle kıdem ehli parmak dahi oynatamıyor. Israrla buzları yıkıyor, sırtını büküyor, yekiniyor. Cepleri kırıntılarla dolu, bunu bilen biliyor. Gülmenin, çiğnemenin, hayvan gibi yutmanın mağduru. Bir izin gelmiş gibi darağacına havlusunu asmış yüzünü siliyor. Kimler geliyor geçiyor da tek bir kıpırtı yok gözlerinde. Yalnız dişleri takırdıyor. Kimse yok. Bilemeyecek. Burası en aşağıdan, aşağıya bakınca bir ihtimal görülebilen çıplak bir tepe. Issız değil. Hâşâ ve kellâ. Küçük çocuklar görünüyor buradan. Işıldayıp sönüyorlar. Sınırları eşeleyen iki üç tane inleme, çığlık belki. Derhal salıveriyor ellerini. Tüm kelimeleri geri çekiyor. Alnı terlemiş iki üç damla kadar. İlla gelecekler diyor ısrar ediyor. Böyle de rahat oluyormuş. Caniler çoğalıyor o sırada daha da hızlı. Yıldızlara ait yeni anlamları bulup iplerini çözüyor yüzünde gereksiz bir tebessüm. İnatçı. Bırakmayacağım diyor. Halbuki iyimser bir bakışla bile bir nokta kadar görünüyor. Akşamları duvar diplerine yeni yeni dervişler iniyor. Kaşlarını çatıyor hemen ve hemen hiddetle yollara çıkıyor, yolları devirir, yoğurur gibi yürüyor. Hışımlarına kimse itibar etmese de, sırtında bir gıdım hak taşır diye dertlenmiyorlar. Sıradan bir akşam. Çanlar çalacak yine ve duvarlar biraz daha yükselecek. Yarımlar belki tamamlanacak sonra bir şeyler yarım olacak... İfsâdın devamı. Terk etmek burada da yanlış anlaşılıyor. Sabah olunca herkes gözlerini kocaman açmış ağaçlara bakıyor, şaşırıyor ve birbirlerine haber vererek hayranlıklarını yüceltiyorlar. Tabiat, üzerine bunca düşen bu ilim eşrâfını tebessümle karşılıyor. Soğuktan morarmış elleriyle hiddeti dinmiş, yumuşamış bir hilm-ü selim ile dolanıyor sokaklarda. Israrla kaldırmıyor başını ve ölümü düşünüyor. İncecik bir kan sızıyor ağzından, cümle hekim teessüf ediyor. Kilimlere doğru yürüyor. Sapsarı, eprimiş, solmuş. Gökyüzünde küçük bir aralık görünüp kayboluyor. Aynı şeyler. Sırra kadem basan uzun yüzlü bir münadi çıkıp geliveriyor. Kilimlerin önünde sırtını dikleştiriyor. Bağırıyor; "Kimse Cennet veya Cehennemi seçmek zorunda değildir. Sen ikircikli bir yurdun altında zulüm ile payidar olmuşsun. Sözün beladır. Ellerin beladır. Yürümen de gülüşün de beladır. Tam ortaya bir sur dikilmiş. Daha da burada beklemeyeceksin." İki eliyle, hınçla oracıkta boğuveriyor münâdîyi. Titrek elleriyle, köpek gibi soluya soluya gidiyor. Cümle katiller, elleri ağızlarında titreşiyorlar.
Pir Sultan ABDAL-Ötme Bülbül Ötme
Ötme bülbül ötme, şen değil bağım
Dost senin derdinden ben yana yana
Tükendi fitilim eridi yağım
Dost senin derdinden ben yana yana
Deryadan bölünmüş sellere döndüm
Ateşi kararmış küllere döndüm
Vakitsiz açılmış güllere döndüm
Dost senin derdinden ben yana yana
Haberin duyarsın peyikler ile
Yaramı sarsınlar şeyikler ile
Kırk yıl dağda gezdim geyikler ile
Dost senin derdinden ben yana yana
Abdal Pir Sultan'ım, doldum eksildim
Yemeden içmeden sudan kesildim
Zülfün kemendine kondum asıldım
Dost senin derdinden ben yana yana
Kaydol:
Yorumlar (Atom)