28 Temmuz 2017 Cuma

wıth Beırut

Köprülerin başında akılları tahliye edilmiş adamların
Keskin çitlerle çevrili konaklarda zayi olmuş perişanlara
Tevazu ile bildirdikleri kıvançlı ses dalgalarıdır.

Biçimsiz devinimler çoğalmış da akşamları sokaklar onların olmuş
Lekeli denir doğrudur densindir ki zehirler azalsın
Onların daha ziyade piyadeliği tutmuştur.

Yukarı aşağı bir keder topluluğu tutturulmuş yakalarına
Saçlarında sonsuz kıvrımlarla kestirip atmışlar
Ruhları şad olmuştur efendim ısındıkça alttan alta

Pek lüzumlu geliş gidiş değil bunlar
bir de utanmazlar doluşmuşlar bağırıyorlar
Köprü başlarında.

Islıkla terkedin.





25 Temmuz 2017 Salı

Eski hikaye -1

       Tepede oturmuş güneş doğacak mı diye bakıyorduk. Doğmadı. Uzun süredir ne mavi gök ne de ıslak çimen görmedik. Yeryüzü bilinmeyen sebeplerden kahverengi bir çukara dönüştü. Tabii bu mevzuda herkesin içine doğan şeyler vardı. Benim de var ama söylemeyeceğim. Tepeden indik. Tüm ışıklar yanıyordu. İçeri girdik. Gülümsemek yasak olduğundan ne müzik çalıyordu ne dans eden vardı. Sahneye yine de yan gözle baktım. Bomboş. İçler acısı. İnsanlar masalarda oturmuşlar, bir şeyler içerek zaman geçiriyorlardı. Biz ikimiz farklıydık. Biz ümitliydik.  Başka türlü söylersek romantik salaklardık. Okulda verilen eğitim, rasyonlist ve materyalistlerin mutsuz, acımasız ve dinsiz oldukları yönünde taraflı bir eğitim olduğundan bizi romantik, yalancı ve güleryüzlü yetiştirmişlerdi. Meğer dinin mevzuyla pek ilgisi yokmuş. Sonra işte gülmek yasaklandı. Tabii herkes bunu hemencecik kabullendi. Soyut bir öfke dahi peyda olmadı. Minicik bir çığlık dahi işitilmedi. Yazık.  Mesela ben, gülümsemenin yasaklandığı zamanı hatırlıyordum. O zamanlar hapsiteydim. Arada sırada ziyaretime gelen bir hayaletle saatlerce muhabbet ederdik. Gri bir adamdı. Fıkralar anlatırdı. O fıkaralara çok gülerdim. O zamanlar fıkraları çok severdim. Bok gibi zamanlardı. Sonra bir biçimde gülemez oldum. O yine hergün gelip anlatmaya devam etti ama her defasında yalnızca kendi güldü. Böyle olunca hüzünlendi. Griliği siyaha kesti ve bir gölgeye dönüştü. Sonra kayboldu gitti. Aslına bakılırsa hiç tedarikli değildik. Yine de hergün güneşe bakmaya gidiyorduk. Israr ediyorduk.

        Garsona seslenip iki tane süt getirmesini söyledim. Hiç tepki vermeden gidip getirdi. Hiç kibarlık da kalmadı. Sütümüzü içip çıktık oradan.Ben atımı çözüp bindim o çözemedi. Elleri olmadığından mıdır nedir ipleri çözmesi çok uzun sürüyordu. Beklemedim. Sonra alınıyordu. Eve gittim. Kapıyı açıp içeri girdim. Bomboş. Pencereler açık. Ne güzel. Kapının önüne oturup sabaha kadar bekledim. Beklerken yeryüzünde var olan inceliklerin ve zarafetin bu karanlıkta gürünmediğinden olsa gerek artık iflahlarının kesildiğini ve göğün bir yerlerinde açılan deliklerden yoğun bir sıvı gibi yavaş yavaş sızarak bizi terk ettiğini düşündüm. Yok oluyorduk fakat bu çoğunun zannettiği gibi bir anda dünyanın patlamasıyla değil yavaş yavaş oluyordu. Bana kalırsa hiç acıklı değildi. Yok oluşu sindire sindire yaşayınca insan tam idrak edemiyordu. Yani bu kadar yavaş olunca yok olduğumuz gerçeğini unutuyorduk. Aksini talep ediyor değildim tabii. Bir anda hepimizi yıldırım falan çarpmasındı. Yanlış yaşıyorduk ondan. Bir de ben ümitli olanlardandım. Kızgın değildim. Yalnızca yıldızlara bakmaktan delirmek üzereydim. Gayet makul, hormonların kimyasal tutarsızlıklarıyla açıklanabileck herhangi bir hastalık. Rüzgar çıktı. Üşüdüm. Eve girdim, evin o halini görünce sinirim bozuldu. Çıktım baktım evin önünden atımı da çalmışlar. Küfür de edemedim. Hırsızları bulup öldürmeyi düşündüm ama birincisi silahım yoktu, ikincisi korkağın tekiydim. Neyse yaşayıp acı çeksinler. Kendimi öldürsem yasaktı. Sinirimden kafamı verandadaki tahta direklere vurmaya başladım. Gök gürlemeye başladı. Yağmur yağmayacaktı. Gürleyip duruyor bir türlü yağmıyordu. Bayıldım.

  

Basık Tezahürat

Cephelerde kirişleri ıslatmışlar

Künhüne vardıkların senin olsun
Zırhına açtığın delikleri anlat
Gül ile terazi çökertmişsin
Bilinmeyen hakikatleri çiğnemişsin
Onları anlat

Birikintileri yollarla kapatmışlar

Sen sahile vardın mı varmadın mı?
Göğün ıslıklarını duymuşsun sözgelimi
Aklın değişik kuşlara gönenmiş de yatmış
Sahte bir kirlilikle çözünmüşsün
Onları anlat

Büyük demir kapılara çöreklenmişler

Ziyan edilen ruhlara dadanmışsın
Bilinen şeyler bunlar
küstah kaygılar edinmişsin de yere göğe
Siğdıramıyormuşssun
Dağlar çoğalmış büyümüş, yürümüş
Gelip sende oyuklar açmışlar bilmiyor muyuz?

İyice kenetlenip zirveye koşmuşlar

Senin kıyametin tahtadan yapılmış
Ölümleri sonsuz çuvallara doldurmuşsun
Akşam vakti doğurmuşsun güneşleri
Kime beğendiriyor gibi yaşamışsın da
Bunca dövünüyorsun anlat.

Sıkıntıları dalalet ile işveye beğlamışlar

Birazdan yaban kısraklarına bakarız
Daimi ot rüzgarlarından eser
Yağmur denince kaçaklar çoğalır
Sen neyin kisvesindeysen oradan çoğal
Sonra dikil köy meydanına madem
Bunca asrın çoraklığını anlat.