30 Ocak 2017 Pazartesi

BOZUK

                                    “Yüzlerimiz görünmüyor gözlerimizi örten şapkalardan yere bakıyoruz”
                                                                                                                             “Sena Ünsal”
Yazmayacağım hayır,
bu bana iyi gelmiyor
Zaten iyi diye bir kavram
Nasıl peydah olmuş hiç bilmiyorum.

Bakıyorum etrafa herkes
Kendini “bir şey” lerden koruyor
Bir şey BLues!
Şüphe,düşmanlık, öfke ve kin tabii ki!
Ve tabii  kin birkaç kez daha

Şarkılar, resimler, şiirler var hem
“Dünya yeşildir güzeldir”
Ama gitsin gitsin gitsin!
Bir öpücük rica edecektim sevgilim.

Herşey için teşekkür eden
Hep “Daha iyi olmaz mı?” diye
Kafa açan insanlar varlar onlar gerçekler.
Ben onlardan biriyim ve çok pişmanım
Hadi bana  ateş edin!

Enayi yerine koymalarına alınmıyorum hayır,
Bu bana iyi gelmiyor.
Kaldırım Taşı diye üstüme bassınlar
“Umurumda değil Anlamıyor musunuz?”
Hey siz! Neyi alkışlıyorsunuz?

Babam Olsaydı, Hepinizi Döverdi!”
                                                              “Başak Buğday”


29 Ocak 2017 Pazar

TEDİRGİN YAZILAR III

“Ben buradayım, başka bildiğim yok, elimden başka bir şey gelmez.”
                                                                                               “F. Kafka”


Bir. İki. Üç. Sessiz. Her noktadan sonra takip ediliyor muyum diye arkama bakıyorum. Evet yine. Tekrar. Gerçekten bunaltıcı. Ellerimin işe yaramazlığı bir itici güç gibi beni her defasında rezalete sürüklüyor. Teselli olmak zorunda olan biri olarak kaçabileceğim sınırlı yer var. Kaçamıyorum. Sinirliyim. Her kelimeden sonra biraz daha sinirleniyorum. Kelimenin kudreti olabilir. Fakat olacaksa yalnızca bir kelimenin olmalıdır. Bu kelime, hakikatte birdir. Fakat biz uzayda dönüp durduğumuzdan kafamız karışıyor. Bu konuda anlayışlı olunabilir tabii. İnsanların ekserisi gerçekten müthiş güzel gözlere sahipler. Çağımız bu farkındalığın her daim askıda kalmasına sebep oluyor. Çağımız bok gibi. Biraz şiddet ve uygarlığın azınlık olarak birleşmesi ile oluşmuş sahte medeniyetin yalancı refahını tek değişkenli hayatlarımıza enjekte etmeye çalışırken kimse kimsenin gözlerine bakmıyor. Baksa da görülen şeyler soyut olmayan, ya tahrik veya tahkir içeren duygularla sınırlı kalıyor. Yıkılan bir dünya bazen seyredilesi tek şey oluveriyor. Görünmeyen fakat sürekli devam eden bir tahkikatın varlığı herkesi tedirgin ediyor. Biliyorum çünkü tedirginim. Olmadığını söyleyenler, inanmayanlar, inanan sıçıp batırıcılar sarhoş olmuş, tuhaflaşmış, belki algıları ölmüş, ziyan olmuş terezlerdir. Seni ifşa ediyorum. Bu bir heba. Çok açık. Çalışkan devlet adamları bir farzı sağlıyorlar diye boyunduruk altına giren tüm kısır akılları tepemde tepinirken seyrediyorum. Gerçek şu haksızım. Fakat aklımın yetersizliği bana konuşma hakkı etrafımdaki herkese de gitme hakkı veriyor. Sonsuz ihtiyaçlarını kelimelere döken salakları kimse dinlemek istemez. Evet kaçışımı ilan ediyorum. Noktalar arttıkça, kelimeler arttıkça gece olmasını ve o gecenin içinde sonsuz pencerelerin açılmasını, sonra da o pencerelerin içinden sonsuz renklerin içeri girip huysuz köylüleri, yöneticileri ve ölüleri şenlendirmesini istiyorum. Hemen önümde bir merdiven var. Bunu kimse bilmiyor. Fakat çıkmadan önce ellerimi yıkamalıyım. Her gün, gün boyunca belki sonsuz cinayet işliyorum. Ellerimi yıkamalıyım. Olmamak isteyen aymaz akılların veya matematiği icat ettiğini sananların ticari inançları yüzünden kendimi buladığım çamuru temizlemek için maddeden berî bu merdivenlerden çıkmam gerektiğini hissediyorum. Bu bir his. His tehlikeli. Fakat tehlikeli olanı, bok gibi olana tercih ederim. Rehavet, içten tutuşmalı istekleri şahlandıran bozuk umut üretkeni bir makine gibi, durduk yere insana sigara yaktırıyor. Yerine koyulmayacak istekler türetip, insanın aklını iğdiş ediyor. Nefretle dolu kelimeler çoğalıyor. Birkaç kapıdan birinden çıkmam gerek. Dolayısıyla bir bineğe ihtiyacım var. Korku dolu tüm yeryüzünde uyuşturucu almak gerek. Binek dediğim bu. Bu haklı bir çözüm. Mutlu olmanın bu kadar imkânsız olduğu durum ve yerlerde bu tercih mecburi istikamettir. Herkes kendi ahkâmını kesip gider. Makul. Eğer mutlu olmak istememek mümkünse. Mümkündür. Fakat, bu herkesin unutmak istediği bir ihtimal. Dahası kalmamış bir haz dünyasının içten dışa doğru neredeyse püskürerek çürümesi tabii ki gizli bir tedirginlik yaratacaktır. Sapsarı olan güneş bir gün balgam yeşiline döndüğünde yine bunun böyle olduğuna inanmayanlar çoğunlukta olacak ve ana haber bültenlerinden bilgi verilmesini isteyecekler. Bu komik bir şey değil. Kesinlikle değil. Ayaklarında parlak ayakkabılarıyla hızlı ve kararlı adımlarla yürüyen bir adam ve yanı başında asık suratlı bir kadın herkesin tüm yaşam ızdırabını bir parlamento kurarak sonlandıracaktır. Lafı uzatmanın başka bir yolu. Halbuki savaştan bir farkı yok. Sınırsız düşünce, ayrılık, kaçış, iradenin yersiz hale getirilişi. Kıpırdamadan durmanın mümkün olmadığı her yere çöp atan kirleten yüce devletler, ulu hakanlar ve teşebbüsleri kısa kesilen ince ruhlar, sanatçılar, kaçaklar, sürgünler. Bitişi mümkün değil fakat bir bitiş bekleniyor. Bekliyorlar. Ahlaksız umutlular, umut etmenin, edepsiz barışseverler barışın, Kaderi suçlayanlar da yeryüzünün içine ettiler.

DEĞİLİM

Oturduğum yerden hakikati arıyorum. Bir yandan kendime tevazular yüklüyorum tabii. Cehennem için oluşturduğum eşikleri arıyor gözüm; yoklar. Birazdan başlayacak olan bir müzik fillerden bahsedecek.
Karmaşık bir şey değil aslında yaşamak. Bir kaç kez denenmiş, yıkılmış ve tekrar inşa edilmiş, sağlamlaştırılmış iradeler halinde göçüyor olmalıydık. Tekrar bir günün başlaması ve yeniden bir göç daha. 
Gerçek artık olağan ve sıkıcı. Sanrıların sarhoşluğu bizi daha akıllı hale getirmiyor. Hemen bir olay daha olsun. Bir daha. Sadistçe. Yeşilliklerin içinde uzunca bir işkence düşü. Benim kapı aralığından gördüğüm, nacizane ve  karamsar olarak budur. 
Cehaletimin kendi ruhumda nihai baskınlığını ve liderliğini ilan edişini seyretmek zorunda oluşum, burun kıvırmalarım ve bu oturuyor olma durumum yeterince bezdiriyor beni. Tabii biraz daha yavaş hale getirebilirim bu olayları. Bakın, yeteneklerim var. Onca ağrı, kesif, mide bulandırıcı koku ve kalabalıklara rağmen bununla övünmek mümkün. Pekala çağın, kendine tapınmayı asalet sayan, yapış yapış aydınları bun pek mükemmel biçimde ispat etmiş. 
Bana laf düşmez. Uzun süredir bunu tekrar etmiyorum ama oturduğum yerden ulaştığım ilk hakikat bu olabilir; Bana laf düşmez. Ben değilim.

   

SOKAK

İncecik sokağın yerleri adımlarla dolu
Kan revan sığınmaklar peşindeler
Camlar kirlenmiş dökük, terslenmiş
Perdeler gerçekten kötü durumda

Sakince aralarında gezinen felaketler
İç içe geçmiş plastik bardaklar halinde
Her yer kıvılcım yuvası bir zeminde
En pespaye halleriyle adamlar
kan revan sığınma telaşında.

Ellerinde odunlar ve sararmış yapraklar
Bitmeyen beyazlar eşliğinde küçücük bir kız
Kız küçücük, lüle saçları var.
Dönüyorlar.

Çürümüş bir devlet organı gibi zıpçıktı zeminde
İncecik ruhlar serpilmiş araba altlarına
Akıl ve yer birleşmiş nihai bir ahlaksızlık
Zatenler eşliğinde bir ilkokul çıkışı.
Sarkıntılık eden belaya teşne kokuşmuş sırtlar

Var ile yokun temasız bir uygarlığa yerleşmesi
Alnı kirli, hiç lafı uzatmadan yürüyen
Yine de soyguna hazırlıklı bir zihin
Ruhunu bir elçi tartaklamamış henüz
Fakat bu, şimdilik böyle

Bir takım içinden çıkılmaz ağrılar
Elindeki tabaklara saldırır
Sahici değil işte tırnakların
Olur olmaz tırmalıyorlar
Sokağa eninde sonunda tutar
bir kamyon dalar

Üç beş dolar sarkar bıyıklarından
Daha cehl-i mürekkep görmemişsiniz siz
Dimağların uç kısımlarında saklanan
Asla ört bas edilemeyecek cinayetler işleyen
Sayısız cinayet sahibi bir toplum.


O kadar baygın yürünüyor ki bu sokakta
Belirlenen bir güneş veya ay yok
İnip kalkan sopalar eşikli bir ölçek zaman
Dışarda ıslanan adamlar ve kadınlar
Dışarda sevişen adamlar ve kadınlar
Kiminin ağrısı var hiç söylenmiyor


AKŞAM

Çılgınca ellerine bir mezar yükleniyor
Heybetli
Terlemiş yüzü ışık tarafından ısırılmakta
Çakılacağı düzlüğü henüz seçmemiş
Kırkıncı gece, bir top ışık altında ölmüş
Ayakları ırmağın soğuğunda.

Bakın, daha temiz değil bu patika
Canından bezmiş sakinlikler çimlenir
Alt alta, üst üste arafa çıkış hengamesi
Aracı olmanın terbiyesine talip olmuşlar
Karanlığa bakmaya gelen gözleri yaşlı bir adam
Cüppesi ıslanmış, yerlere değmiş, gözü bir şey görmez.

Kokuşmuş yaralar şehrin canına okur
Daha ıssız, daha gürültülü, daha cansız ve kaynamış
Ruhları celb eden cinayetlerden oluşmuş bir şehir
Ayaklarını vura vura gelen düşünce sarkıtları
Donmuş, hissiz ihtiyatlar, asaletsiz bir şehir
Karanlığın elinde incecik bir asa gelir.




27 Ocak 2017 Cuma

TEDİRGİN YAZILAR II

          “- Ama konuşmuyor
            +Evet, bu iyiliğin dili"
         “Albert Camus-Amerika Günlükleri”


Bak, burada bir sataşma var. Var diyorum tartışmasız. Kaçıncı kez daha iyi bir üzülmeye içimi hazırlıyorum. Öyle gerçek hayattan örnekler yok ki burada. Mesela aklım başımda bir vapura binmedim İzmir’de. Yahut kocaman bir Ayasofya için telaş olmadım. Öyle Sultanahmet meydanında bankların birinde otururken dedim ki, “şu yapıya bakarken ağzının suyu akan biriyle tanışmak isterdim.” Değişik veyalamalar yapılabilir. Takır tukur yazılan kelimeler bunlar. Daha detaylı incelenmesi imkansız, katmansız bir sığlık. Bir salaklığın tekrar ve tekrar peydahlanması ve vazgeçilmesi kesinlikle muhtemel. Varlığa dair her an, her süreç, belli bir mizaçla süreksiz ve uydurmadır. Minnet ihtiyacıyla yanıp tutuşan bir sığışmaya doğru gidiyorum. Burada, aşağıda bir yerlerde, incecik bir örtü altında derin bir çukurun içinde, olmaması gereken çığlıkları atıyorum. Yine de, burada da bazen kaldırımlara ve merdivenlere rastlıyorum. Henüz kimseye bunlardan bahsetmiyorum. Aklıma her düşeni söylemek zorundaymışım gibi. Hah! Telafisi mümkün olmayan hiçbir şeyin olmayışı yüzünden şikayet eden her yaşayış biçiminden saklanıyorum. Sana hiç baktım mı? Hayır! Sadece bazen müzik dinlerken sesini duyar gibi oldum. Gayr-ı ihtiyari kendimden geçmelerim ile belki sakıncalara sebep olmuşumdur. Burada yalnızım. Hayır değilim. Bak bunu unutmuşum. Hemen ellerimle yüzümü kapıyorum. Defalarca söyledim böyle şeyleri şişelere doldur diye. Fakat karanlıkta göremiyorum ki. Halılar kirlenmiş artık. Yeniden birileri gelecek sanırım. Daha zor da olabilirdi. Bitti. Düğüm olan hiç bir şey yok. Bir sahipliğe köle olmadan ve örtüyü hiç kaldırmadan geçen onca zamandan sonra biraz duruldu gibi burası. Çıksam mı?

26 Ocak 2017 Perşembe

Samuel Beckett- Akşamüstü Gölgeleri

Çektiğim acılar varlığımın inşasının irili ufaklı parçalarıdır
Sadece düşünmek var etmez insanı; duygularını, ruhunu ve hatta zekasını geliştiren asıl öğreticiler acılardır.
O halde varım çünkü acı çekiyorum
Doğduğum günden beri anlatmak istediklerim var ve elbette asla anlatmayacaklarım ve anlatıyor gibi yapıp asla anlatmadıklarım.
Önce akciğerlere değen oksijenin yakıcılığı ile başladı ilk acılar, sonra dünyanın anlamsızlığını düşünüp duran beynimin kıvrımlarındaki patlamaların elektrik çarpmalarıyla.
Doğduğumu anımsıyorum, ölümü ise düpedüz hatırlıyorum
Bir insan doğduğunda göz yaşları dökülür sevinçten
Bir insan öldüğünde gözyaşları dökülür üzüntüden
Yani hayat boyunca değişmeyen tek şey gözyaşlarıdır ve yeryüzünde gözyaşları sonsuzdur
Biri ağlamaya başladığında, bir başka yerde de bir başkasının gözyaşları diner
Biri doğarken başka birinin öldüğü gibi
Geriye kalan sadece gözyaşları ve hiçtir.
Ve arada ağzımızda bir ömür dolandırıp durduğumuz onca laf, kağıtlara döktüğümüz onca kelime sadece bir duygu kalabalığıdır
Tutsaklığımızdan kurtulmaya çalışmanın beyhude uğraşlarıdır bunlar
Asla gerçekten bir şey anlatılamaz, ancak bir şeyin hayali anlatılabilir kendisi değil
O yüzden anlatmaya değil, anlatmamaya bakarım
Anlatma derdinden çok anlatmamanın zevkine kurulurum
Ama yine de hiç susmam, eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek bir şey kalmadığı içindir, her şey söylenmiş, hiç bir şey söylenmemiş olsa bile.

Tedirgin Yazılar 1

"Sevdiniz işte alın koşturun. Aha size son atım"
"Cahit Zarifoğlu-Çölde Gizli Bezginler"


Tedirgin ruh halinin şimdilerde vasata dönüşecek denli yeryüzünde baskınlığını ilan edişi. Bu, bir biçim takıntısı. Anlamsız olması önemli değil. Her şey, şu anda bir istasyonda bir ayağı trende ve bir ayağı henüz aşağıda, istasyonda olan birinin kararsızlığı üzerine. Yani şöyle bir bakıyoruz; her yerde Tanrı’nın varlığına veya yokluğuna dair icat edilmiş bir ton zırva. Şahsi bir düşünceyi burada zapt etmek niyetinde değilim fakat bu işin doğası gereği böyle olmak zorunda. Yani tüm bu noktalama işaretleri ve tüm o diğer cümlelerin ifadeye dönüşmesi falan bana ait olacak. Dolayısıyla beş para etmez. Yani ehil olmak işi artık ayağa düştüğüne göre bu böyle. İşi ehline verelim. Peki hangi işi? Derinleşilen ve süratle ileriye götürülen, geliştirilen yanlışlıklara ehil olmak. Tevazuya gerek yok. Herkesin kalbinden geçen, aklından geçen şeyler var. Sadakatle ısrar ettiğimiz şeyler bizi mahvediyor. Artık cinayetler ve ölümler günlük rutini ve arzuları zamansız bozan ve konforu berbat eden şansızlıklar olarak kabul ediliyor. Ben de o kadar çok kapının arkasında saklanmak istiyorum ki. Korkudan sıtkım sıyrıldı. Yeniden kıpırdanmak artık çok ağır bir iş. Sadece burada, bu yalnızlığın içinde mertçe ısırabiliyorum kendimi. Bir sobanın yanına çökmüş kitap okuyan küçük bir kız geliyor gözümün önüne. Sanki tüm evrende bir tek ona her şeyi anlatabilirmişim gibi geliyor. Canilik üzerine sohbet edebiliriz belki veya nedenlerden niçinlerden konuşabiliriz. Bu artık yalnızca zamanın olmadığı yerde önemli oluyor. Renklerin her birini ellerine ve omuzlarına yayabilen insanlar, gözleriyle tüm gezegene şöyle uzaktan bir bakış fırlatıp katladığı hayranlığını elinden düşürmediği tespihe indirgeyebilen insanlar. Sahici bir şaşkınlıkla çığlıklar atabilen veya ne bileyim yeni açmış bir gül gördüğünde onunla alakalı konuşabilen insanlar. Ticari bir kaygı olmadan tabii. Şimdi bu çağda, sararmış zihniyetler tarafından iskontoya tav edilmiş kaymak takımı, memnuniyetsiz bakışları ve sonsuz tamahları ile hiç müzik ve şiir içermeyen, yalandan aydınlık bir minvalde incecikten ziyan olurken buna hiçbirimiz üzülmüyoruz.  

BİR TEVATÜR

Gri bir sokağın başındayım
Gürültüler çoğalıyor
Kocaman ateşler yakılmış
Tam ortasında bağdaş kurmuş adam
Sigarasını yakıyor

Hala incecik bu sokak
Ölüm için bir iddia yok
Akşam oldu minarenin başında
Adam gözlerini dikiyor
Islak sancılar ensemde

İlla ki olacak bu olacak ya
Kimden geliyor bu havlular
Zıvanadan çıkmışlar geliyorlar
Göğün içinde bir pencere rengarenk
Umurlarında bile değil

Aklımın incindiği bir anda
Kilimler de yanıyor artık
Kaldırıyorum yakalarımı
Toprak ısındığından mıdır
Duman bir türlü görünmüyor

Bir körün cinayeti ilişiyor köşeye
O da sıcaktan nasipleniyor
Adam incecik parmaklarıyla
Bir yandan Ahkamını da keserek
Bir nefes çektiriyor ona

Sararmış kızgın dişlerini çıkartıyor
Ruhum içeriden çekiştiriyor beni
Sloganlar dolusu çamaşır iniyor sokağa
Artık kıvranan bir toprak kalmıyor
Sokağın başından içerliyorum.

Heartless Bastards - Down In The Canyon (HQ)

25 Ocak 2017 Çarşamba

HINF...

Bu çocuklar
hiç  bir şeye saygı göstermiyorlar
Kaybın hissî vukuatı
buradan kaynaklanıyor
cephe gerisinde tırnaklarını oyarlar
İltifata kapris hemen taşkın
Hırsla nefes alıp verirler
Tahammülleri donlarının içinde kalmış

Sevenlerini çağırmışlar arka odaya
Sırtları terli yamuk bir pencere önü
Bunu da ikidir yapıyorlar
Tekilliğe aşık bir kalabalık oturmuş
Çamaşırları katlıyorlar
Beklenen yalnız Mesih değil
Tertipli, bilenmiş baltaların beklentisi

Hüşyar olun ey Aykutlar, uğunup durmayın
Derme çatma anlar yaşanıyor diye
bunu kollarına kazıtan bir ışık demeti
Gece olunca kaybolacaklar
Islıkla gelir, ıslıkla giderler
Islanmış havlular, pahalı saatler

Kaçıncı kez darda koyulmuş Ertuğrul
Cepleri boşaltılmış öğrenciler yolun üzerinde
İkide bir soyuluyorlar
Yine anların peşindeler üst geçitte
Tekrar kemer satanlara denk geliyorlar
Çabasız, şikayetçi bir de üşüyoruz diyorlar

Tekrar sayıyorum altmışa kadar
Neresinin kıvamı iyiyse oradan ver
Kaybolacaklar diyorum tekrar ve ısrarla
belki ziyaretleri de yeni bir renkle çoğalır
Parmaklıklarla süslenir o zamana
Sabahların çıkmaza vardığı da olur

Hınf hınf hınf...
Ne var ki bunda?

DELİK

Düşes doğurduğunda karınca yükselir
Bir küvetin içinde öpülmeyi bekler
Daha çok sıkar dişlerini değişelim dedim
Asla geride kalmamanın sancısı

Farkında olmadan biliyorum bu yığınları
Bu ne basit, ne sürünceme ve kıvrak
Tavrın namütenahi zarifliği
kitapların her biri bir daha söylenmeli

Buradan sığ bir koya geçelim ve oradayız
Kafasında kocaman aman tanrım
Adamlar ve kadınlar sığınmış karınlarına
Yeni yeni var oluyorlar bu uçurumun kenarında

Bir tanıklık eserinde yerimizi alıyoruz
Pencereyi açar arkadaki sıkıştırır
Demirden eşsiz bir sertlik fırlatır
Kaçıncı kez öldürmeyin denir.

Tembih alır arkasından ve koşar
Elinde tespihi kancanın ucu görünüyor
Ellerinde bir kanca işte bu görünüyor
Şimdi boynu ıslanmış bir giyotin dibinde

Bana selam söyle bembeyaz sakalları var
Tahminen elleri camda ağlayan biridir
Paldır küldür aşağıya düşer
Yalnız bir amaç uğruna


Devam eden bir kalem oyunu bu
Ama kalemler kuru yeni oyun yok
Çarmıha kaç kere daha gerileceksin
Rica edeceğim
Bence biraz daha beklersek olacak

DIŞARI

Dizlerin yalandan kırılası bükülmeleri
dermanı kaybolması gerekir bir de
Daha açık saçık ne kaldırılabilir
Ters köşe yaşantının isyanları da yok
yok.

Kargaşa çıkaran iki buçukluk bir tablo
rehavetin ikinci budalası kıvamında
daha hızlı çekmeli çekmeceleri
Asla dinlenmeyen bilinç
Kahpeliğin cezası bir bilinç

Ter damlamalı olan ayak dipleri
terennümü anlaşılmaz tıkırtılar halinde
Sırtı dönük kimselere
sertçe cevap vermiş gibi
kendini ıssız zannediyor

Daha hızlı ölemez bir pencere önü
ağaçları seyrediyor zan kötüdür aşamasında
her şeyin üzerini sövgü ile örtüyor
belki incecik, bembeyaz veya içten
Anlamsız tekerlemeler

Üst üste derdest edilmiş tırnaklar
Cehli hiç tartmamış gibi sıkılmış bir de
Hiç üstüne hiç doğuruyor
masanın üzerinde gibi dolunay
Daracık ısıtıyor.

Gamzelerinden yayılıyor koku
Göçük
ziyadesiyle meşhur olmuş bir cinayet
Esrimesi ve ısırması yanında
İki de bir zıplayıp duruyor

Lütuf kedilerde ifşa olunur
Taptaze yalnızlıklar peşinde gezinen
Üç beş yanlışlık var gözlerinde
Yumuşacık yürümeleri de
cabası

  

DÜŞÜŞ

Sahici bir sığınak ellerim
yaşam bir eşik noktası gibi duruyor
Unutulan mevzular dişleniyor birden
Kocaman ziyanlar ve yürüyüşler
İçten gelen tırmık sesleri

Kalbinin üzerine düşmüş ve düşüş
Sanıldığı gibi simsiyah değildir
Düşüş,
Dertlenmiş ve karanlık bir deva
veya iç içe geçmiş parmaklıklar
sayılabilir

Cehalet incecik spazmları tetikliyor
Terk etmek bir istisnaya dönüşmüş
korkudan
Evet, bir mermi kesinlikle korkudan
sapsarı dalgalanıyor

Üzerime doğru yığılan sıcacık gülümseme
Fiziğin salkımlarını döktüğü o çizgide
Uzun saçlarıyla yaşamı çoğaltıyor
Bir müdekkik edasıyla

Canilik bir ısrarın fer içinde kalışı
Öyle bir bağımsız divanelik içinde
Kaybeden olmanın zarafeti eşliğinde
Yeni yeni çimleniyor.