15 Mart 2017 Çarşamba

DÖNGÜ-I

Sakin sakin oturuyoruz. Dağın yamaçları yalnızca manzara için varlar ve hayvanlar, şu veya bu biçimde yaşayıp gidiyorlar. Ölümleri pek gürültülü olmuyor. Halbuki mutsuz ve güçlü olan insan, Allah'ı da hesaba katarak kalın kalın gürültülerle yıkılıp gidiyor. Görüp görebildiğimiz yalnız şu dağların yamaçları. Yeşillikler sarkmış. Ağaçlar, dallarının ve özellikle yapraklarının arasından sürekli bir akıntı haline geçip giden rüzgârın varlığından dolayı gülümsüyorlar ve arada bir yağmur yağıyor. Yağmurun içten içe, karamsar bir yaşamın, bir yaşam olamayışına şahitlik eden birine de huzur vermesi mümkün müdür bilemiyorum. 

Buradan bakıldığında, ruhani bir arayışın ilahi nedâmetlerle sonuçlanması da pekala mümkün göründüğünden genellemelerin işe yaramaz birer pislik cümle yığını oluşturması kaçınılmazmış gibi görünüyor. Tabii bir sürü hatalar ve sair yanlış anlamalar, bu yanlış anlamalar sonucu peyda olan küçük yaşam ziyanlıkları, intiharlar, kaçıp gitmeler oluyor. Rehavetin üzerini örtmeye çalışan, sabahların sabah, akşamların da ölüm olduğunu idrak edemeyen biz, illa ki bir manzara ve lüks yer döşemeleri diye ağlıyoruz. Buradayız ve itiraflarımızın şahidi de ağlayışının asaletinden haberi bile olmayan, renklerin hepsi onda mahfuz, maviliğinin solması bile ferahlatıcı olan, bunların hiçbiriyle hiç bir zaman övünmeyen ve aksine her daim haşyetten tir tir titreyen gökyüzü ve içerdiği her yerdir. 

Sırtımızı dayadığımız kalın ağacın yaraları bizden kaynaklanıyor. Aklımızla iki diyar gezinmeden, doyurucu bir acı ve hüzün görmeden yaşadığımızdan, tüm hıncımızı bu ağaçtan alıyoruz. Arada bir göğsümüzden güneşler doğurabilseydik de bu göğün sessiz iniltilerine bir güler yüz semeresi verdirebilseydik. Fazlasıyla sapıtmış ve zıvandan çıkmış olduğumuzdan, bir çiftliğin sınır çitlerine doğru yürüyüp, oradan da bir nehre bakamıyoruz. Baksak bile o nehrin kıyısında henüz açmış rengarenk ve neredeyse büyülü bir güzelliğe sahip o çiçekleri koparmadan duramıyoruz. Biz buradayız ve yukarı çıkmayı istiyoruz. Tüm zamanımız, marazi isteklerimizin ve ellerimizin, birilerine daha çok benzemesi. Bu benzeyişin işleyişini yönetmek ve daha yetkin, güçlü ve iyi insanlar olabilmek. Böyle bir durumda ikircikli yaşamlara yer olamayacak tabii ve herkes bir nehrin kıyısına inip, en yüksek hazlarla o çiçekleri koparıp vazolara dolduracak ve saire. 

Şimdi burada bağdaş kurup oturuyoruz. Daha nice kalem ehliyle münakaşalarımızda asla bizi anlayamadıklarını ve eşcinsel olmadığmızı söyleyip durduk. Bu iki önemli varsayımı ara sıra birbirimize de söyleyip duruyoruz. Bir önem sıralaması yapmadan yönleri tayin ediyor ve neredeyse sürüne sürüne ilerliyoruz. Kılıkırk yararcasına bir noktaya baktığımız oluyor. Kimseyi dinlemiyoruz da bu sırada. Sırtımızda büyüyen ıslaklık ve yürümenin, tırmanmanın şiddeti aklımızda yeni ufuklar falan açmıyor. Düşüncelerin ilerleyişi tamamen bir sürüncemeden ibaret. Başka bir sabah daha farklı şeyler görünebilir belki. Bilemiyoruz.