Dolgun, sesi tok, yokluğu kuvvetli, alçakgönüllü, fakat yok sayılmayı bir yara gibi taşıyabilen incecik manalar ve o manaları gösteren, "bakın orada" diyebilen kaldırım önü, kapı ardı, gülüseyen insanlar var. Bunun içtihadı artık bitmiş, böyle devam edecek. Gökyüzünden moloz yığınları yağmaya başladığında onlar yine ellerini uzatacaklardır tabii veya elleri olmadığından geceye iniltilerini yayacaklardır ama bunun bir önemi yok. Güzellik isimleri, coşkun kafa havaları, sesli gülmeler veya çığırtkan ağlayışlar bazı şeyleri görmek istemiyorlar. Bir sığırın iteklenerek, ayaklarına vurula vurula bilmem nereye götürülmesini ve o vurmalarla açılan yaralardan saçılan minik ve ihmal edilebilecek küçüklükteki yakarışları bilmek istemezler. Aklın, kendi kuytusunda, kendi sinsiliğini, kabullerini ve daha iyisini yapamayacağı saçmalığını güzelleyerek uzayın bu yaftalı noktasında bu lekeli fikirlerini etrafa ciddiyetle haykırmasını bilmek istemezler. Bu durumda onlar diye belirtmek mi gerekecektir bilmiyorum. Ortalık da boş. yalnız bazı çağrışımlar ve o çağrışımların gölgeleri, o gölgelerin sessizliğinden yayılan yankılar var. Dolayısıyla burada görülmek istenmeyen şeyler; ağızların yemek yerken kıpırdayışıdır, beyaz fayansların arasında insanın aslında insan olmadığını gizlemek çabasıdır, kanlı yaraların sularını zevkle emerken duyulan umursamazlık ve sonra da ölümün bunca doğallığını garipsemek, yaşama dair lalettayin tuhaflıklar ve saçmalıklar yapılmasıdır. Mana diye bunların dayatılmasıdır. Bu sonuncuyu anlatılan bahsin karşıtları görmek istemezler tabii.
Kıpırdamanın, sürekli bir şeylerin peşinde yerleri koklayarak gezinmenin, nefes alıp vermenin, sırf konuşmak yetisi evrimsel süreçten paya düştü diye durmadan konuşmanın ve konuşmaların etrafa yaydığı iğrenç kokuları bastırmaya çalışıp bunları düzeyli, anlamlı, kallavi etiketi altında sunulan bazı cümlelerle bulandırıp kendi ismini haykırmanın asla düzgün bir veda sağlamayacağı açık. Tabii ısrarla devam eden farazi ucub ve gök takıntısının, kırbaçlanan yeryüzüne takılan şekilli ziynetlere bakıp bakıp izbe bir yerde dövülmüş, tecavüz edilmiş ve ölmek üzere olan bir kadına bakıp hayran olmakla farkı olmayan devasa bir sahteliğin insana hiç bir şey göstereceği yok. Düzgün bir veda için bir yol kalmadı sayılır. Yol dediğim de asla düzgün, sağlam ve işlemeli bir kapıdan girilemeyecek, bastığında ayağına sağlam ve dertsiz bir zemin hissi vermeyecek, belki bir sürü mahlukatın kemirdiği, bastığında ayağının içine gömüleceği, tozlu küflü bir merdiven. Düşünmenin sağladığı yol bu olsa gerek.
17 Ekim 2017 Salı
13 Ekim 2017 Cuma
Lehte bir riyâ
Küll, sahiden de insanın aklına dolaşan bir şey değil. Bunu biliyoruz artık. Yüklerin altından bakan küçük adam asla gülmüyor. Gülmeyecek ve bazı ağrılar doğal olarak artacaktır. Öyle üstün bir boğazlama yöntemi olarak ellerinde çelenklerle mezarlığa saygısızca ve ayakkabılarıyla girerlerse olacağı bu. Olan şey, duvarları biçimsiz, loş ve turuncu bir ışık altında işte dar bir mağarada mahsur kalmak olayı. Parmaklıkların arasından uzun bir Hasan sakalını uzatıyor söz gelimi. Öylesine uzun bir Hasan. Nasıl bir sakal ama ve nasıl bir çığlık o Hasan'dan çıkan. Deli divane cezbesinde betondan bir apartmanın kendini zemine vurup kaldırması gibi. Hiçlerin defaeten tekrarlanması sonucu bir gökyüzü, o gökyüzünün kifayetsizliğinden doğan amaçsız gülümsemeler, tuhaf bir nezaket, ellerin hissizliği, kalp kurulukları ve simsiyah, mide bulandırıcı o gökyüzü. Bu döngünün orta yerinde kimsenin Hasan'a bir şey demeye hakkı yok. Hasan sakalını parmaklıklardan uzatır, tuhaf kahkahalar atar, "Bak!" der heyecanla bir el arabası dolu boku gösterir ve sonra insanın yüzüne bakar "Ne güzel!" der. Hasan'ın sakalına kimse karışamaz. Onun ellerinin temizliği tartışılmaz. Ben, o maparanın içinde doğudan esen rüzgarların sesinden işitiyorum. Bir şeyler duyuyorum. İleri geri voltalar atıyorum. Cüce ateşin etrafında dönerken duvarlara kıymık gibi batmış zayıf ve kambur gölgemi görüyorum. "Küll" diye geçiriyorum içimde, "Hasan'dan ayrı düşünülemez. Uygarlığımız Hasan'a bağlı. Yine de bunların hiçbiri Hasan'ı ilgilendirmiyor. Hasan, sakalının ucunu sağa sola sallayıp duruyor." Bir an dönüp bakıyorum. O da bana bakıyor. Gülmüyor. Hasan yüklerin altından bakıp gülmeyen o adama benziyor. Kaşları çatılmış o genç adamın Hasan'la bir ilgisi yok halbuki. O adamı ben uydurdum. Daha yüklerine bile karar vermedim. Hasan'ın kaşları da çatık fakat ağzında muzip bir gülümseme ve o gülümsemenin utanmazlığından doğan salyalarla benim önüme fırlattığı sakalının ucunu tutmamı bekliyor. Tutuyorum. Sakalını hızla çekip beni yere düşürüyor. Kahkhalarla gülüyor. Boşuna uğraşıyorum. Bu kez ben hamle yapıp Hasan'ın boynuna yapışıyorum. Dişlerimi sıkıyorum. Morarmış göğe bakıyorum; "Öyle göründüğü gibi değil" diyorum Hasan'a. Hasan salylarını saçarak "O ateş yeni değil" diye hırlıyor. Boğazını bırakıp mağaranın en kuytusuna çekiliyorum. Yere çömeliyorum. Ne hıncım ne öfkem var. Sırf bir işin lügatında bu mağaraya düştüm. Başka cümlelerin kulelerinden aşağı yuvarlandım. Kendi liyakatimi kuyulara fırlatıp kapattım. Ne hülyalı ve ne yiğitçe ahkamlarımı sunup çekilirim diye yaşadım da bak burada, bu uzun Hasan leşimi yere seriyor. Lütfun, küll ile irtibatı kabalıktır, zillettir.
10 Ekim 2017 Salı
Çağrışımlar-II
İşin lügatından çıkamıyorum bir türlü. lafzın derininde kıpırdanan o irade bekçisini güzel kokulu bir tütsüyle karşılayamıyorum. Buyur edip ceplerimden ne çıkarsa ona sunamıyorum. Olmuyor. Olsun.
Liyakat ehliyle aramdan sivri dağlar geçiyor. Onlar da kıpırdamıyor ben de. Nereye gitmiyoruz bilmiyorum. Yıldızlar ne anlama geliyor bilmiyorum. Avuçlarımda muhteşem yaralar var. Kocaman oyuklardan fırlayan koyu kahverengi bir kan eşliğinde üstün bir sızı duyuyorum. Şimdi iki elimi yüzüme kapatıp o oyuklardan içeri girmeye ve kaybolmaya çalışıyorum. Yüzümde kılıksız bir gülümseme oluşunca devasa bir melek önümden geçen sivri dağlardan birini kaldırıp bana nişan alıyor. Yüzümdeki kanı yine kanlı ellerimle silmeye çalışınca her şey daha kötü oluyor. "Dur!" diyorum, "Yapma lütfen." Korkudan dizlerim titriyor da sonra o dizlerime irili ufaklı taşlar çarpıyor. Kocaman dağın önünde diz çöküyorum. Bir şey görmüyorum. İncelmiş bir letafetin parlak, sarı kokuları değiyor burnuma. Dağın öte yanından bir aba parçası uçuşmuş da burnumun ucuna düşmüş. Ona sarılıyorum, her yerime sürüyorum. Sonra havadaki dağa doğru bağırarak "Yapma" diyorum. Yapmıyor.
Şapkamı çıkartıp çürümüş masanın üzerine bırakıyorum. Saçlarımı dağıtıyorum. Biraz bekliyorum. Bir şeyi bekliyorum. Dirseklerimi masaya dayayıp uzaklara bakıyormuşum gibi yapıyorum. Anlık kabalıklar ve anlık zarafetler görüyorum. Beklemeye devam ediyorum. Gökyüzünün solmasını ve yıldızların çoğalmasını görüyorum. Keskin hatlı yarıklar açılıp kapanıyor. Dönüp denize bakıyorum. Karanlık ve ağzına kadar dolu. Her dalga sesini bir sürtme sesine benzetiyorum. Sanki birinin sırtına kocaman bir kayayı bağlmışlar da adım adım, geberir gibi o kayayı çekiştirmeye çalışıyor. Ayakları, elleri kan içinde. Salakça bir sonsuzluğun içinde kıvranıyor. Gözlerimi kapattığımda onu görüyorum artık. Neden bilmem, onu gördüğüme seviniyorum. Beyaz, ışıldayan fakat içinde kocaman siyah oyuklar olan avuçlarını görüyorum ve o oyukların içinde sarkmış kalın ipleri. Bitmeyen bir hırsla o kayayı çekmeye çalışıyor. Ben de o çekebilsin diye içten içe hırslanıyorum. Suların içinde günahların ışıltısından ıslak bir çember oluşmuş, sırtındaki mahrem dehlizi o çemberin güneşi zannediyor. Küstah.
Liyakat ehliyle aramdan sivri dağlar geçiyor. Onlar da kıpırdamıyor ben de. Nereye gitmiyoruz bilmiyorum. Yıldızlar ne anlama geliyor bilmiyorum. Avuçlarımda muhteşem yaralar var. Kocaman oyuklardan fırlayan koyu kahverengi bir kan eşliğinde üstün bir sızı duyuyorum. Şimdi iki elimi yüzüme kapatıp o oyuklardan içeri girmeye ve kaybolmaya çalışıyorum. Yüzümde kılıksız bir gülümseme oluşunca devasa bir melek önümden geçen sivri dağlardan birini kaldırıp bana nişan alıyor. Yüzümdeki kanı yine kanlı ellerimle silmeye çalışınca her şey daha kötü oluyor. "Dur!" diyorum, "Yapma lütfen." Korkudan dizlerim titriyor da sonra o dizlerime irili ufaklı taşlar çarpıyor. Kocaman dağın önünde diz çöküyorum. Bir şey görmüyorum. İncelmiş bir letafetin parlak, sarı kokuları değiyor burnuma. Dağın öte yanından bir aba parçası uçuşmuş da burnumun ucuna düşmüş. Ona sarılıyorum, her yerime sürüyorum. Sonra havadaki dağa doğru bağırarak "Yapma" diyorum. Yapmıyor.
Şapkamı çıkartıp çürümüş masanın üzerine bırakıyorum. Saçlarımı dağıtıyorum. Biraz bekliyorum. Bir şeyi bekliyorum. Dirseklerimi masaya dayayıp uzaklara bakıyormuşum gibi yapıyorum. Anlık kabalıklar ve anlık zarafetler görüyorum. Beklemeye devam ediyorum. Gökyüzünün solmasını ve yıldızların çoğalmasını görüyorum. Keskin hatlı yarıklar açılıp kapanıyor. Dönüp denize bakıyorum. Karanlık ve ağzına kadar dolu. Her dalga sesini bir sürtme sesine benzetiyorum. Sanki birinin sırtına kocaman bir kayayı bağlmışlar da adım adım, geberir gibi o kayayı çekiştirmeye çalışıyor. Ayakları, elleri kan içinde. Salakça bir sonsuzluğun içinde kıvranıyor. Gözlerimi kapattığımda onu görüyorum artık. Neden bilmem, onu gördüğüme seviniyorum. Beyaz, ışıldayan fakat içinde kocaman siyah oyuklar olan avuçlarını görüyorum ve o oyukların içinde sarkmış kalın ipleri. Bitmeyen bir hırsla o kayayı çekmeye çalışıyor. Ben de o çekebilsin diye içten içe hırslanıyorum. Suların içinde günahların ışıltısından ıslak bir çember oluşmuş, sırtındaki mahrem dehlizi o çemberin güneşi zannediyor. Küstah.
3 Ekim 2017 Salı
Çağrışımlar-I
Ağzımda bir arap ülkesinin tadı var. Dilimdeki med cezirin lakayıt sonuçlarından biri olabilir bu veya sabahın köründe, işte bu anlamadığım havanın suyun içinde, kendime sürekli içeriden bakmak hapishanesinde, sığ bir alışkanlık olarak kahve içmek canıma tak etmiştir bilemiyorum. Her yudumda Lübnan'da buluyorum kendimi. Tabii bu Lübnan dediğim yer, benim gözümde delik deşik binalar, devrilmiş otobüsler, kaçışan insanlar ve çocuklar, o çocukların müzik dinlemek istekleri ve kadınların parmaklarında daha önce hiç görmediğim ızdırap yanıkları olan ülke değil. Belki Lübnan'da bir öğleden sonrasıdır gördüğüm ve orada bir yerde, güneşin dalgalandırdığı manzara içinde iki adam kırılmış sarı kaldırımlarda iskambil kağıtlarıyla vakit öldürüyorlardır. Sessiz. Silah sesleri yok, bombalar düşmüyor ve oturdukları yerin biraz ilerisinde bir uçurumun kenarında denizin sesi duyuluyor.
Onların tuttukları bir takım yok ve gülümsemelerinde her ne kadar eser miktar bir sarhoşluk sezilse de her akşam yatağa korkarak giriyorlar. Birinin burnu fazla uzun mesela ve diğeri de gür sakallarının arkasından kalın kalın konuşuyor. Yine de her akşam korkuyorlar. Belki uzun burunlu olanı eline mızıkasını aldığında her şeyi unutuyordur veya kulaklarına başka, uzak bir ülkeye ait bir müzik dolmaya başladığında ışığın kaybolmasını umursamıyordur bilemiyorum. Şimdi aralarında gülüşüyorlar. O gülüşmelerin içinde tek tek kurşun delikleri görülüyor ve durup dalgınlaştıklarında çok üstün bir sesin elleri ve ayaklarıyla burayı nasıl yıktığı soluk renkler eşliğinde gök yüzüne yansıyor.
Yürümüyorum artık. Belki oturduğum yerde, aklımda binbir yalanla uzun yollar geziniyorumdur fakat bu içimdeki sonsuz iştihanın, içimde ne kadar şahika varsa çarmıha gerdiğini bilerek, dünün ayrı yerde durduğunu bilip bugün bu ahvalin giderek çirkinleşmesini seyrederek ve yürümenin inceliklerini kaldırımlara gömüp ayaklarımı kaldırmamı bir biçimde hazmederek nereye varabilirim bilmiyorum. Ağzımda bir arap ülkesinin tadı var derim tabii. Bunu demek serbest çünkü. Aklımın hatarlı coşkunluğuna ket vuracak denli isyankar değilim vefakat isyankarlığın ahlakını bilmeden de buralarda mevzii alamayacağım belli zaten. Lübnan'da iki adam görebiliyor olmam ve bu iki adamın her gece daha fazla ölümden korkmaları hiçbir şeyi ispatlamaz. Ben elimde bir tuhaf şekilli bir anahtarla bir yokuş tırmanıyorum. O yokuşun kenarına dizilmiş oısırık apartmanların birinin bahçesinde nakavt olmuş bir noksör gördüm. O boksörüm ağzından burnundan akıp toprağa değen kanların içinde Lübnanı gördüm. Olduğum yerede bekledim. Kanın akşında bu defa güneşli bir gün gördüm ve o güneşli günün içinde kendimi sezdim. Elimdeki kahve bardağı ve gözlerim şişmiş bir tütün tarlasının kenarında yürüyordum. Gülümsedim. Burnuma deniz kokusu geldi.
Bir uçurum uydurdum. Baştan sona tekrardan ibaret, soluk renkli, mahrum ve iğrenç kokan bir çukura açılan bir uçurum. Gece oluyor şimdi. Şimdi nerede olduğumu bilmiyorum ama yine de ışıkları kapatmadan uyuyacağım.
Onların tuttukları bir takım yok ve gülümsemelerinde her ne kadar eser miktar bir sarhoşluk sezilse de her akşam yatağa korkarak giriyorlar. Birinin burnu fazla uzun mesela ve diğeri de gür sakallarının arkasından kalın kalın konuşuyor. Yine de her akşam korkuyorlar. Belki uzun burunlu olanı eline mızıkasını aldığında her şeyi unutuyordur veya kulaklarına başka, uzak bir ülkeye ait bir müzik dolmaya başladığında ışığın kaybolmasını umursamıyordur bilemiyorum. Şimdi aralarında gülüşüyorlar. O gülüşmelerin içinde tek tek kurşun delikleri görülüyor ve durup dalgınlaştıklarında çok üstün bir sesin elleri ve ayaklarıyla burayı nasıl yıktığı soluk renkler eşliğinde gök yüzüne yansıyor.
Yürümüyorum artık. Belki oturduğum yerde, aklımda binbir yalanla uzun yollar geziniyorumdur fakat bu içimdeki sonsuz iştihanın, içimde ne kadar şahika varsa çarmıha gerdiğini bilerek, dünün ayrı yerde durduğunu bilip bugün bu ahvalin giderek çirkinleşmesini seyrederek ve yürümenin inceliklerini kaldırımlara gömüp ayaklarımı kaldırmamı bir biçimde hazmederek nereye varabilirim bilmiyorum. Ağzımda bir arap ülkesinin tadı var derim tabii. Bunu demek serbest çünkü. Aklımın hatarlı coşkunluğuna ket vuracak denli isyankar değilim vefakat isyankarlığın ahlakını bilmeden de buralarda mevzii alamayacağım belli zaten. Lübnan'da iki adam görebiliyor olmam ve bu iki adamın her gece daha fazla ölümden korkmaları hiçbir şeyi ispatlamaz. Ben elimde bir tuhaf şekilli bir anahtarla bir yokuş tırmanıyorum. O yokuşun kenarına dizilmiş oısırık apartmanların birinin bahçesinde nakavt olmuş bir noksör gördüm. O boksörüm ağzından burnundan akıp toprağa değen kanların içinde Lübnanı gördüm. Olduğum yerede bekledim. Kanın akşında bu defa güneşli bir gün gördüm ve o güneşli günün içinde kendimi sezdim. Elimdeki kahve bardağı ve gözlerim şişmiş bir tütün tarlasının kenarında yürüyordum. Gülümsedim. Burnuma deniz kokusu geldi.
Bir uçurum uydurdum. Baştan sona tekrardan ibaret, soluk renkli, mahrum ve iğrenç kokan bir çukura açılan bir uçurum. Gece oluyor şimdi. Şimdi nerede olduğumu bilmiyorum ama yine de ışıkları kapatmadan uyuyacağım.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)