Ağzımda bir arap ülkesinin tadı var. Dilimdeki med cezirin lakayıt sonuçlarından biri olabilir bu veya sabahın köründe, işte bu anlamadığım havanın suyun içinde, kendime sürekli içeriden bakmak hapishanesinde, sığ bir alışkanlık olarak kahve içmek canıma tak etmiştir bilemiyorum. Her yudumda Lübnan'da buluyorum kendimi. Tabii bu Lübnan dediğim yer, benim gözümde delik deşik binalar, devrilmiş otobüsler, kaçışan insanlar ve çocuklar, o çocukların müzik dinlemek istekleri ve kadınların parmaklarında daha önce hiç görmediğim ızdırap yanıkları olan ülke değil. Belki Lübnan'da bir öğleden sonrasıdır gördüğüm ve orada bir yerde, güneşin dalgalandırdığı manzara içinde iki adam kırılmış sarı kaldırımlarda iskambil kağıtlarıyla vakit öldürüyorlardır. Sessiz. Silah sesleri yok, bombalar düşmüyor ve oturdukları yerin biraz ilerisinde bir uçurumun kenarında denizin sesi duyuluyor.
Onların tuttukları bir takım yok ve gülümsemelerinde her ne kadar eser miktar bir sarhoşluk sezilse de her akşam yatağa korkarak giriyorlar. Birinin burnu fazla uzun mesela ve diğeri de gür sakallarının arkasından kalın kalın konuşuyor. Yine de her akşam korkuyorlar. Belki uzun burunlu olanı eline mızıkasını aldığında her şeyi unutuyordur veya kulaklarına başka, uzak bir ülkeye ait bir müzik dolmaya başladığında ışığın kaybolmasını umursamıyordur bilemiyorum. Şimdi aralarında gülüşüyorlar. O gülüşmelerin içinde tek tek kurşun delikleri görülüyor ve durup dalgınlaştıklarında çok üstün bir sesin elleri ve ayaklarıyla burayı nasıl yıktığı soluk renkler eşliğinde gök yüzüne yansıyor.
Yürümüyorum artık. Belki oturduğum yerde, aklımda binbir yalanla uzun yollar geziniyorumdur fakat bu içimdeki sonsuz iştihanın, içimde ne kadar şahika varsa çarmıha gerdiğini bilerek, dünün ayrı yerde durduğunu bilip bugün bu ahvalin giderek çirkinleşmesini seyrederek ve yürümenin inceliklerini kaldırımlara gömüp ayaklarımı kaldırmamı bir biçimde hazmederek nereye varabilirim bilmiyorum. Ağzımda bir arap ülkesinin tadı var derim tabii. Bunu demek serbest çünkü. Aklımın hatarlı coşkunluğuna ket vuracak denli isyankar değilim vefakat isyankarlığın ahlakını bilmeden de buralarda mevzii alamayacağım belli zaten. Lübnan'da iki adam görebiliyor olmam ve bu iki adamın her gece daha fazla ölümden korkmaları hiçbir şeyi ispatlamaz. Ben elimde bir tuhaf şekilli bir anahtarla bir yokuş tırmanıyorum. O yokuşun kenarına dizilmiş oısırık apartmanların birinin bahçesinde nakavt olmuş bir noksör gördüm. O boksörüm ağzından burnundan akıp toprağa değen kanların içinde Lübnanı gördüm. Olduğum yerede bekledim. Kanın akşında bu defa güneşli bir gün gördüm ve o güneşli günün içinde kendimi sezdim. Elimdeki kahve bardağı ve gözlerim şişmiş bir tütün tarlasının kenarında yürüyordum. Gülümsedim. Burnuma deniz kokusu geldi.
Bir uçurum uydurdum. Baştan sona tekrardan ibaret, soluk renkli, mahrum ve iğrenç kokan bir çukura açılan bir uçurum. Gece oluyor şimdi. Şimdi nerede olduğumu bilmiyorum ama yine de ışıkları kapatmadan uyuyacağım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder