Arka arkaya bir takım notalar duyuyorum, sonra kelimeler gelip omuzlarımdan bastırıyor, ve zarif olmayan el hareketleri, bir biçimde ben huzursuz ediyor. Huzursuzluğun başlı başına bir yeter şart olduğu bazı dördüncü katlar, tahta masa düşleri ve halılardan kalkan tozlar biliyorum. Halbuki burada bekliyorum ve hiç bir şey bildiğim yok. Aynaya baktığımda gördüğüm, içten içe sevdiğim fakat sürekli yüzüne tükürdüğüm bir suret ve bu suretin üzerinde binlerce sinsi göz, uçlarda bir riyakarlık ve izbe yerlerin olmaz olası rahatlığı var. Ölüm yokmuş algısının kapkaranlık zifti ile kaplamış bir yüz. Yine de dayanabiliyorum, hayattayım, unutuyorum. Sonra başka bir memlektin bulutlarından medet umuyorum. Heryerden görünüyorum, deşilmiş, kana bulanmış fakat mücerret ruhuma asla kibar bir dönüş yapamayacağım zannediyorum. Yine de ümitsiz değilim. Dizlerimden kanlar aktığı zaman veya nasıl diyeyim, geceleri bazı koridorlarda dolaşırken ister istemez ümidim artıyor.
Hınca hınç dolmuş bir apartman boşluğunda boynumu ne diye yukarı doğru kaldırmaya çalışıyorum bilmiyorum. Bu kalabalık buraya temizlenmek için toplanmadı. Hepsi aynı anda bağırıyorlar. Hepimiz aynı anda bağırıyoruz. Kiminin yüzünde amansız yaralar var, kimi bir ahlak çıkmazında ve kimi de ellerini yüzüne kapatmış böğürüyor. Onlar aynı anda bağırsınlar tabii fakat biz, yersiz bir varoluş sergisi gibi bir de güzel güzel giyinmişiz. Tanrım! Sapsarı kirli bir plastikten tüm rezaletimizi açığa çıkaran güneş ışınları giriyor. Buraya nasıl geldiğimi itiraf etmek istemiyorum. Belki yanımda duran bu kadın bir çıkıştır da o gülümsediği anda gök yarılıp parçalanmaya başlar veya en yüksek sesle ben bağırsam bu bir çözümdür ve arz haşyetinden iki büklüm olur bilemiyorum.
Hayır, ben bütün bunları hep biliyordum. Bu yapış yapış kımıltı içinde çıkıştan bîhaber değilim. İşte bunu söyleyebiliyorum. Kimi de kaç yaşında olduğunu bağırıyor şimdi ve bir diğeri bırakın beni, diye debeleniyor. Dişlerimi sıkıyorum, düşünmek istemiyorum, kelimeleri başıma musallat etmek istemiyorum, ışıkları ve o ışıkların her bir zerresinde giderek çoğalan intiharları seyretmek istemiyorum, içime dolan bu biçimsiz akıntıyı anlayamıyorum. Susuyorum. Uğuldayan bu daracık boşlukta, sürekli birbirimize dokunmak halinde çıldırmamızı mazur görüyorum. Burada herkes sabırlı çünkü herkes suçlu. Kimse gidip gelen ve tekrar eden mucizeleri görmek istemiyor, renkleri ve harfleri ve ahenkli dizilişleri, bu dizilişlere akan hissiyatları, turuncu bir loşlukta mağaralarına çekilmiş o yarı bilinçli masal hünkarlarını bilmek, tanımak istemiyor. Ben de istemiyorum. Ben yalnız, düştüğümün farkındayım zannediyorum ve şu an, yani tam da şu an, kaderde bu var, işte bunu fark edebiliyorum. Yoksa hangi hücreye girip hangi temasta ürkeceğim hangisinde zehirleneceğim veya nasıl ihya olacağım bilmiyorum.
Zırhımı simsiyah lekelerle iliklemek isterdim efendim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder