11 Ağustos 2018 Cumartesi

"Gül kokuları çocukların kaburga kırıklarından geliyor."
"Cahit Zarifoğlu"

İki ayaklı bu canavarlar, yine canavarlardan bahsediyorlar. Bir yığın eşya için "Ne güzel!" diyorlar, "ne güzel!". Ben aklımdaki her şeyi başkalarından çaldığım için hiç konuşamıyorum. Konuşamayacağım. 

Ayaklarımı saklamaya çalışıyorum. Aklımda bambaşka kelimeler var. Yutkunamıyorum bazen, sonra kendimi avutuyorum. Pek muhterem ev sahibi yatak odasından elinde emektar bir otomatik tüfekle yanımıza geliyor. Sessizlik. Namlu televizyona çevriliyor ve üç defa tetik çekiliyor. Korkudan ellerimizle yüzümüzü örtüyoruz. Bazı kollar ve bacaklar fırlayan cam parçalarından yaralanıp kanıyor. Mühim değil. Ev sahibi Pijamasının belini düzeltip yatak odasına geri dönüyor. Çığlıklar önemli değil. Hiç olmadı. Kurtulduk. 

Burada neler oluyor böyle? Farkında değilim. Uzun zamandır burada, bu salonda oturuyorum. Ağzım kapalı, gözlerim yarı açık ve nefes alıp vererek... Kadınların telaşları, inlemeleri ve sabretmeleri dikkate alınmıyor. Olan olaylar, çoğunlukla akılda kalıcı (televizyonun vurulması gibi) ve işe yaramayacak denli iyimser. Benim burada oturuyor olmam hiçbir şeyi değiştirmiyor. Bir anda buhar olup kaybolsam, bunu kimse fark etmez. Ellerim mürekkep lekeleriyle dolu. Belki bu hatırlanır. Ah hayır, gittiğimde ellerim de benimle beraber gelecekler. Buradayım çünkü yaşayacak başka bir yerim yok. Pencereden dışarı baktığımda hiçbir şey beni cezbetmiyor. 

11 Temmuz 2018 Çarşamba

Küçük İsyan

Evde iki dolu köşe
Duvarlarda masmavi izler
Değişim bir ur gibi çoğalıyor
Ayak izleri yok
Yoklar birbirlerine girmiş
Havlular hileli, sabunlar kaçırılmış
İki köşe var ağzına kadar dolu
--
Başka odalardaki çocukların
Sırt döküntüleri saçılmış
Yerler gömlek artıklarıyla dolu
Kimse tek başına değil
Tüm iniltilerin kutsallığı
Başkaldırıya müphem güzellikler ekliyor
Çocukların terleri alınlarına ağır
Pencere önü çamurlu bir su birikintisi
Çcocuklar için
--
İki köşeden birinde bir insan
Ellerinde müthiş yeminlerle
Kendi dünyasına isyan ediyor
Bağırıyor
Dayanamazsınız!
Köşe birdenbire ahlak zoru ile boşaltılıyor
Masada bir isyanın gölgesi kalıyor yalnızca
Simsiyah bir adam, o gölgeyi bulmalı
Bulamıyor

Diğer köşe içtihada kurban gitmiş
Çamurlanmış çocuklar
Telef olan fikrin çetelesini tutuyor
Gözleri susuzluktan börkmüş
Ellerinde kanlı kalemler
Bir gözleri sürekli Amerika'da.
---
Daimi bir ihya isteniyor doğrudur
Sonsuz  bir bahçede yığılıp kalınsın evet
Adamlar böyle der, kadınlarda histeri çığlıkları
Atın hepsini dışarı!
diye bağırıyor siyah adam
Elinde çelikten kırbaçları
Ayaklarının latında müthiş gelenekler var
Çok hisli akan bir ırmağın suyundan getirmiş
Göçlerin yolunu kesmiş de atlarınızdan inin buyurmuş
Şimdi kiliseye saklanmanın alemi yok
Katliama boyun eğilecek
İki köşenin de, bodrum katlarnın da
Çamurda yıkanan çocukların da
İsyanı hor görülen allamenin de intikamı alınmalı

28 Haziran 2018 Perşembe

Boşuna kalabalık


Beyaz eldivenlerimi giydim bekliyorum
O bardakları diziyor, dizsin
Henüz kapılar kapalı
Kapılar da bir titreşim var ama
Uzun uzun çığlıklara teşne
Toprağa pek nadir değmiş çığlıklar.

Ellerim önümde bağlı
Ardımda lekeli bir curcuna başlıyor
Çabuk olmalı ama onun yerine gözlerinde
öfkeyle beni süzüyor
Yarıya kadar dolduruyorum bardakları
Ağırlaşmış bir gövde yükseliyor alkışlar eşliğinde
Nefes nefese bir teşekkür ve iğrenç siyasi kibarlıklar

Kolumda havlu, upuzun boynumla geçiyorum kapıdan
Herkes bana güveniyor
Müthiş bir ruh taşıyorum sanıyorum.
Gülüşüm diyorum kendi kendime
Sahte
Peki anlaşılıyor mu
Gülüyorum.

Herkes bana güveniyor
Tek başıma ben yönetiyorum onları
Uzlaşmanın yegane terennümü
Parmaklarımda geziniyor
Arsızca genişliyor vicdanım
Bir şeylerin peşini bırakıyorum
Kolumda havlu ıslak artık
Rikkatin terlerinden.

Hepsi ayak seslerimi dinliyor
Parmaklarını benim için kıpırdatıyorlar
Baş üstüne ve buyrun
Bunlar da eldivenlerim.
Bunu beklemiyordunuz.
Yüksek bir tedbirle sahnede şişko
Nefesi bizim ağzımızdan topluyor
Buyrun, baş üstüne.


9 Mayıs 2018 Çarşamba

Gömülü

Hakkıyla gürlüyor gök
İçinde telaşlanan tohumlar
giderek genişleyen
Ağzında gezinen tılsımlar
Yalanlardan.

Ne zaman gelmiş belli değil
Yiğitçe oturuyor
Sol kolu kuvvetli
Üstü başı lekeli sofranın başında
Dilinde tuhaf bir Tanrı lafzı

Kimse için dolmamış gök
Rüzgar merhametli halbuki
Ne zaman gitti belli değil
İnadından yıldızların
Kıskançlığından çınar ağaçlarının

Giderek kapanmış tabii ruh
Harfleri küçüsemiş haşa
Başka bir sarhoşluk onunki
Bir sel baskını gibi belki
Adımları tüm şehri doldurmuş

Perdeler kapandı sonunda
Küfürler kirletmiş uçlarını
sayısız insan denize atlamış
Akşam öğünü olmamış üstelik
Ağaçlar henüz ıslanmamış

Başka kilitleri doldurmuş nefesi
Bilindik kıyamet alametleri
Yığınla martının mütevazı gidişi
Ne zaman almış dağı belli değil
Zirvesinde salınıyor saçları

Cansız.

8 Mayıs 2018 Salı

Teklif

Biz çizgiyi geçtik. Belirsiz bir doğumu beklerken ve asla geri gelmeyecek bir anın içinde, kendimize hoşça biçimlenmiş bir sayfa arası uydurduk. Ne müthiş kalem cızırtıları duyuyorduk üstelik. Hepsi yetersizdi tabii. Şimdi kiminle yürüyoruz belli değil. Burada biz dediğim, be dahil üç kişiydi. Her zaman üç kişi vardı. Ben hariç hepsi sınırlardan haberdardı. Ben ortalarında yürümediğimden, onlar ne derse onu yaptım. Kendimize ait bir Ay, bir güneş ve yağmur damlalarımız vardı. O çizginin ardında müthiş renklerin titreşimlerini duyduk ve öğrendik. Kimse için var değiliz dedik önceleri. Sonra ben, diğer ikisine şüpheyle bakıp varız diyemedim bir türlü. Kehanetleri dikkate almadım. Notalar daha ikna edici geliyordu. Anlattım, anlaşılmadı. Yine de çizgiyi geçtik ve bu defa arkamızdan başka bir üç kişi "Siz çizgiyi aştınız!" diye haykırdı. Boğazı yırtılırcasına bağırdı. Ellerinde mızraklar ve mızrakların uçlarında lekeli tezahüretlar vardı.

Renkler griye kesti. Değişim, üstün çabalar eşliğinde çığlıklarla meydana geldi. Arkamızdan koşarak kimse gelmiyordu ve ellerinde silahlar yoktu. Yüzleri hiç kırmızı değildi ve bizden nefret ediyor da değillerdi. Onlardan kaçtık. Rüzgar sertleşti, ellerimiz ikiyüzlülüğümüzden kirlendi ve yer, giderek çölleşti diye gördüm ben. Diğer ikisini bilmiyorum. Onlara giderek şüpheyle bakmaya başladım. Gök, vaad edildiği gibi değildi. Hiç kocaman ağaçlar görmedim. Estetik sözlere de rastlamıyorduk. Belirsiz bir yükselikte, belirsiz bir memleketin zeminine kadar dayanmış yüksek bir merdivene kadar koştuk. Ben merdivene çatlarcasına inandım, diğer ikisi benim şüpheli bakışlarımdan takındılar. Ben onlardan kaçtım. Gideceğim yere düşünmeden, yalnızlığımı hiç hesaba katmadan ve kaybolmanın sancılarını hiç umursamadan gittim.

Bilinir veya bilinmez, toz altında, sarı ışıkta harfler değişti durdu. Ben, kimse için elimi alnıma götürmedim de onun utancıdan çürüdüm. Merdiveni tırmandım, kimse gelmesin diye devirdim. Şimdi ben harici miyim, kendime mi tapındım? Benim varlığım pek yavandı zaten. Hem beni pek sevmezlerdi zaten. Ayaklarımın ucunda kapalı penceresiz bir duvar. Buz gibi bir metal yanağımda. Tüm renkleri mezun etmişim hayatımdan. Yüzüm asık, niye asık, evet asık ve pek asık. Ben halbuki fedakar sesleri pek severdim. Şimdi ben yukarıdan terk edildim diye mi bağıracağım? Ne kendini bilmezlik, ne beceriksiz jest...

Altıma eprimiş kilimler serildi. Herkesi unuttum. Meğer bir tek ben varmışım. Tekdüze ve ihmal edilebilir olarak. 

18 Nisan 2018 Çarşamba

Leke

Geceyarısı, külfet halinde karşı kaldırımda havalanmakta ola kadının gözlerinde büyüyor. Ne sıkıcı. Kimse yoldan gelip geçen otobüse bakıp, bu bir otobüs demiyor. Hınca hınç dolu ve içinde hayaller buharlaşmış ter damlaları halinde camlara bualşıyor. Kaldırım taşları kırık. Bundan şikayetçi değilim. Bir şeyler oluyor diyebiliyorum.

Geceyarısı eve varıyor olmanın piyanoya değen parmakları bunca titretmesi kesinlikle aydınlatılmalı. Ev iki katlı. Yukarından harika bri kadın yediği soplara eşliğinde ve sarhoş iniyor. Kızarık alınlarıyla gezinen başkaları da var evde. Sopalara maşallah diyorlar. Kaldırımda havalanan kadın çatıya konuyor. Başımıza sıvalar dökülüyor. Öfkeden yüzü simsiyah olmuş alacaklılar dayanıyor kapıya. Ben, tam hayetin içinde kendime yeni tepeler icat ederken çalıyor kapı. Kapıyı açıp ağzımı kanatıyorum. Ağzım ne güzel kanıyor. Kadının koynuna sığınıyorum.

Yıldızlar, geceyi hiçe sayıyorlar. Irmakta biri o yıldızları ağzına doldurmaya çalışıyor. Irmağı ben yıllar evvel görmüştüm ama şimdi anlatıyorum. O dayak yemiş kadının koynunda. Evin çatısından naralar geliyor. Şişeler artık plastik olduklarından bir türlü kırılmıyorlar. Gidip bakacağım. Kolum değen uçları delinmiş parmaklar görüyorum. Tüm kaldırımlar sökülmeli diyorum içimden. Alacaklılar ellerinde kanlı satırlarla gidiyorlar. Kapıyı çarpıyorlar. Yağmur başlıyor. Yağmur yalnızca bizim çatıya yağıyor.

Tesellinin cismi geceyarısında ırmakta uyukluyor. Ben sancılı bir koyunda uyukluyorum. Kaldırım taşları polise karşı zinde. Alacaklılar hayvan boğazlamakla huzurlu. Minare balkonlarında salakça o megafonlar tövbeler olsun.

30 Mart 2018 Cuma

Çağrışımlar - III

İkindi vakti.
Vakit kelimesinin göze en hoş göründüğü gün parçası. Çoğu zaman, ben bu kelimeden korktum. Kendimi küçük ve beyaz fayanslarla döşenmiş kirli bir odada bulduğumda duvarlarda o kelimeyi asla görmek istemedim. Bir takım ağız hareketleri beni durup durup yine bu kelimeye tevessül ettirdiğinde hep kalbim ağzımda attı. Ben, belki sonusuzuncu defa yalan söylemediğim ümidiyle sesli sesli konuşurken bir biçimde nasıl oluyorsa söz hep ikindi vaktine geldi. Yine nal sesleri duydum, bir yığın sarı rüzgar, çürük kum tanelerinin savrulması ve gereken ne ise, ne nasıl devam etmesi gerekiyorsa onlar...

Sahici akşamların birinde kendimi ensemden tutup yakaladığım olmuştur elbet. Fakat bir hainle beraber yaşadığım gerçeği beni daha çok kilitli çekmecelere doğru itekliyordu. İşin aslı, bir yığın zırvanın içinde kendimi pırıltılı görmek isteği. Her şeyin işe yaramaz ve saçma olduğu varsayımını koşulsuz kabul etmişim gibi tövbeler olsun. Şimdi ben tutup kime ne sorsam, bana elbet sen haklısın diyecek. Resmi olarak kendimi itaatin içinde görebildiğim pek yok fakat ben, orada olmak istiyorum. Fikrim engellenemez tabii ama ben, adımlarımı çok seyrek atıyorum. Yeniden parmaklarımı bantlamak istemiyorum diyemiyorum. Ben şimdi küçücük odanın küçük, diktörtgen pencersinde bu ikindi vaktine içten bir boyun bükmek istiyorum ama tavandaki kanca ödümü patlatıyor. Umarım kimse uyanmaz. Ayaklarım üşüyor.

Ben aslında siyah beyaz bir gülüşü çok önceleri hayal ettim. Hatta o gülüşten bir hapishane icat edip orada sigara içtim durdum. Tüm zamanım bir hayaleti beklemekle geçti. Gözlerim acıyana dek duvarları  izledim. Sırf küçücük çatlaklardan sızıp gelmek ihtimali vardı diye. Gelip gelmediğinin bir önemi yok. Yavaş yavaş göğü sevmeye başladım. Kızıllaşmış, acı çeken fakat acısına razı gökyüzü. Bir ferhalama durağı olarak değil ama ne olduğunu da tam olarak bilemiyorum. Bir tür ölümü çağrıştırıyor işte. Bazı cümleleri kıvama getiren, kimisine karşı yalın kılıç karşı duran ve çoğu zmaan kederli bir kavram diyebilirim belki. Bilemiyorum. Kendi zırhlarımndan arınıp da ortaya çıkarsam, daha açık konuşabilirim.