Arka arkaya bir takım notalar duyuyorum, sonra kelimeler gelip omuzlarımdan bastırıyor, ve zarif olmayan el hareketleri, bir biçimde ben huzursuz ediyor. Huzursuzluğun başlı başına bir yeter şart olduğu bazı dördüncü katlar, tahta masa düşleri ve halılardan kalkan tozlar biliyorum. Halbuki burada bekliyorum ve hiç bir şey bildiğim yok. Aynaya baktığımda gördüğüm, içten içe sevdiğim fakat sürekli yüzüne tükürdüğüm bir suret ve bu suretin üzerinde binlerce sinsi göz, uçlarda bir riyakarlık ve izbe yerlerin olmaz olası rahatlığı var. Ölüm yokmuş algısının kapkaranlık zifti ile kaplamış bir yüz. Yine de dayanabiliyorum, hayattayım, unutuyorum. Sonra başka bir memlektin bulutlarından medet umuyorum. Heryerden görünüyorum, deşilmiş, kana bulanmış fakat mücerret ruhuma asla kibar bir dönüş yapamayacağım zannediyorum. Yine de ümitsiz değilim. Dizlerimden kanlar aktığı zaman veya nasıl diyeyim, geceleri bazı koridorlarda dolaşırken ister istemez ümidim artıyor.
Hınca hınç dolmuş bir apartman boşluğunda boynumu ne diye yukarı doğru kaldırmaya çalışıyorum bilmiyorum. Bu kalabalık buraya temizlenmek için toplanmadı. Hepsi aynı anda bağırıyorlar. Hepimiz aynı anda bağırıyoruz. Kiminin yüzünde amansız yaralar var, kimi bir ahlak çıkmazında ve kimi de ellerini yüzüne kapatmış böğürüyor. Onlar aynı anda bağırsınlar tabii fakat biz, yersiz bir varoluş sergisi gibi bir de güzel güzel giyinmişiz. Tanrım! Sapsarı kirli bir plastikten tüm rezaletimizi açığa çıkaran güneş ışınları giriyor. Buraya nasıl geldiğimi itiraf etmek istemiyorum. Belki yanımda duran bu kadın bir çıkıştır da o gülümsediği anda gök yarılıp parçalanmaya başlar veya en yüksek sesle ben bağırsam bu bir çözümdür ve arz haşyetinden iki büklüm olur bilemiyorum.
Hayır, ben bütün bunları hep biliyordum. Bu yapış yapış kımıltı içinde çıkıştan bîhaber değilim. İşte bunu söyleyebiliyorum. Kimi de kaç yaşında olduğunu bağırıyor şimdi ve bir diğeri bırakın beni, diye debeleniyor. Dişlerimi sıkıyorum, düşünmek istemiyorum, kelimeleri başıma musallat etmek istemiyorum, ışıkları ve o ışıkların her bir zerresinde giderek çoğalan intiharları seyretmek istemiyorum, içime dolan bu biçimsiz akıntıyı anlayamıyorum. Susuyorum. Uğuldayan bu daracık boşlukta, sürekli birbirimize dokunmak halinde çıldırmamızı mazur görüyorum. Burada herkes sabırlı çünkü herkes suçlu. Kimse gidip gelen ve tekrar eden mucizeleri görmek istemiyor, renkleri ve harfleri ve ahenkli dizilişleri, bu dizilişlere akan hissiyatları, turuncu bir loşlukta mağaralarına çekilmiş o yarı bilinçli masal hünkarlarını bilmek, tanımak istemiyor. Ben de istemiyorum. Ben yalnız, düştüğümün farkındayım zannediyorum ve şu an, yani tam da şu an, kaderde bu var, işte bunu fark edebiliyorum. Yoksa hangi hücreye girip hangi temasta ürkeceğim hangisinde zehirleneceğim veya nasıl ihya olacağım bilmiyorum.
Zırhımı simsiyah lekelerle iliklemek isterdim efendim.
28 Eylül 2017 Perşembe
22 Eylül 2017 Cuma
Teşebbüslerimin kült fırsatçılığı
Bundan bıktım usandım. Bitmeyeeckmiş gibi gelen ve dolan vasat bencilliğimden, yalancılığımdan olsa gerek, tuhafça bir derinlik içinde yere çömelmiş bekliyorum; elimde de sigara var. Doğruca aklımdan geçiyor bu mesnetsiz hakimiyet bohçaları ve diğer kadınlar ve terleyen anıt harabeleri... Neyin ikmaliyse artık bilemiyorum, tüm bu kırbaç seanslarını ki hepsini kendim uydurdum, hangi teranenin varlık ideolojisine bağlacaksak bağlayalım diye gözlerimi en yukarı çevirdim ve üç beş kişinin adını bağırdım, küçükten büyüğe sayılar saydım, pencerelere taş atmak için yeltendim ama atmadım ve işte diğer şeyler.
Burada neler oluyor bilemiyorum tabii. Bu işaretleri buraya acizane konduruyorum. Konduruyorum da içimde bir yoksunluk ve kalkıp da şöyle bir bakmıyorum yani. Asilce ve yine de mahviyet içinde eğilip ne oluyor veye bunlar nedir diye soramıyorum. Ellerimde kanlar var. Beni bir biçimde yaşamaktan alıkoyan, bir kısmı kurumuş ve bir kısmı daimi olarak tazelenen haramlı, helalli ürkütücü ıslaklıklar. Hepsinin ucu bir yerlere varacak bundan bir biçimde eminim. Hatta buna çatlarcasına inanıyorum. Kışın gezinen çaresiz, aç bir akrep gibi mağrur ve intihara meyilliyim. Tabii burada konuşan ve ölen ve ölmek isteyen, ölüme hayranlık duyan, hiçliğin içinde sırf hiçlik var diye onu öven ve sonra övmeyen, bilinçli ve bilinçsiz akımların ortaya çıkardığı tuhaf alman okullarının müntesiplerine hayranlık duyanlardan hiç biri ben değilim. Ben, kimsenin aklına müdahil değilim. İcmalen, zarif bir kadının dudakları arasında pişen sigaranın ucunda düşmek üzere olan kül parçayısım denilebilir. Detay verecek olursam eğer, sahildeyiz, uçuşarak kaybolmak ihtimalim var. Yalanlarımı, vicdan hırsızlıklarımı, ruh sorunlarından doğan jiletli günlerimi yanıma alarak tabii.
Tertemiz doğan, güzel kokulu, akıllı ve uslu, cümle sipahileri cebinden çıkartacak denli cesur ve işte on parmağında on farklı renk, tecim evlerinden habersiz ve iktidar düşmanı fakat yine de sabırsız bir gringo bozması, ayaklarına geçirdiği iki adet eski takunyanın vefasına kendi selasını okuyor. Sırtında salınan ceketi tamamen işgüzarlıktan, asosyalikten ve ahkam kesmek hastalığından. Bana da baktı fark ettim fakat hemen uzaklaştım oradan. Simsiyah kesilşmiş yüzüne bakamıyorum. Ona bakanın vicdanı kararıyor diyorlar. Kahve camlarını yumruklayan yarıçıplak kadınlarıdan, çatılardan inen boş mermi kovanlarından ve çınlayan silah seslerinden, çocuklara dayatılan icbardan, zulümden biliyoruz bunları.
Burada neler oluyor bilemiyorum tabii. Bu işaretleri buraya acizane konduruyorum. Konduruyorum da içimde bir yoksunluk ve kalkıp da şöyle bir bakmıyorum yani. Asilce ve yine de mahviyet içinde eğilip ne oluyor veye bunlar nedir diye soramıyorum. Ellerimde kanlar var. Beni bir biçimde yaşamaktan alıkoyan, bir kısmı kurumuş ve bir kısmı daimi olarak tazelenen haramlı, helalli ürkütücü ıslaklıklar. Hepsinin ucu bir yerlere varacak bundan bir biçimde eminim. Hatta buna çatlarcasına inanıyorum. Kışın gezinen çaresiz, aç bir akrep gibi mağrur ve intihara meyilliyim. Tabii burada konuşan ve ölen ve ölmek isteyen, ölüme hayranlık duyan, hiçliğin içinde sırf hiçlik var diye onu öven ve sonra övmeyen, bilinçli ve bilinçsiz akımların ortaya çıkardığı tuhaf alman okullarının müntesiplerine hayranlık duyanlardan hiç biri ben değilim. Ben, kimsenin aklına müdahil değilim. İcmalen, zarif bir kadının dudakları arasında pişen sigaranın ucunda düşmek üzere olan kül parçayısım denilebilir. Detay verecek olursam eğer, sahildeyiz, uçuşarak kaybolmak ihtimalim var. Yalanlarımı, vicdan hırsızlıklarımı, ruh sorunlarından doğan jiletli günlerimi yanıma alarak tabii.
Tertemiz doğan, güzel kokulu, akıllı ve uslu, cümle sipahileri cebinden çıkartacak denli cesur ve işte on parmağında on farklı renk, tecim evlerinden habersiz ve iktidar düşmanı fakat yine de sabırsız bir gringo bozması, ayaklarına geçirdiği iki adet eski takunyanın vefasına kendi selasını okuyor. Sırtında salınan ceketi tamamen işgüzarlıktan, asosyalikten ve ahkam kesmek hastalığından. Bana da baktı fark ettim fakat hemen uzaklaştım oradan. Simsiyah kesilşmiş yüzüne bakamıyorum. Ona bakanın vicdanı kararıyor diyorlar. Kahve camlarını yumruklayan yarıçıplak kadınlarıdan, çatılardan inen boş mermi kovanlarından ve çınlayan silah seslerinden, çocuklara dayatılan icbardan, zulümden biliyoruz bunları.
21 Eylül 2017 Perşembe
Bir takım kitabeler
Yerin altından fışkıran bakır zırhları toynaklarımla ezdim.
Zahid ve kumaş takıntılı iri yarı kabartma senyörler geldi
Sulhu tarumar ettiğim için hakkımda menfî kararlar verdiler
Karar suretleri gece bekçilerine dağıtılmak süretiyle yayıldı.
Ezan okundu üst katlara çıktım.
Zırhları yeniden ezdiler çoğlattılar
Sırtımdan eğri büğrü yılanlar inip geldi
Bu arzda bir halkın arasına karşıtılar
Hepsinin birer derdini ısırdılar güldüler
Birkaç ısırgan otu karşılığında salıverildim
Yalandan tevazunun içinde tepindim durdum
Tırnaklarımın altında devasa çiviler
Yeniden bir açıklık buldum sanarak
Daha hızlı süründüm, yündüm, arındım
Maişeti ızdırabın önüne koymuş avcılar
Hüzne kallavi ıslıklarla karşı koydular
Sert naralar eşliğinde aydınladı gece
Gecenin içine tuhaf bir handa uyandım
Ağzıma dolan günahları gördüm
Bu defa akrepler geldi durdu
Kuyruklarında kahkaha sesleri
Simsiyah koştum kanatlarım kanadı.
Kanatlarım sıcak suda haşlanmadı
Tevatürün ebediyete mağlubiyetini izledim
Yanık bir tepenin ardından
Sırf kalbin daha hırsla cömertleşmesi adına
Yalnız o kimileri denilen temaşa kitlesine
Vakitsiz bir amel temayülü saçılsın diye
Küsmek hakkım değil ama yüzüm
Asılmak zorunda.
Akşamları da fenalaşan bir gayri toprak mahsülü histeri
Sancısından kült ruh yarılmaları duyuluyor
Sahteliğin curcunasına ben de eğilip kalktım tabii
Burada bu sarı işaretleri yoksaymak ne haddime
Uhrevi takunyaların üzerinde tozdan kaybolmuşlar
Onlar, vecd içinde mağrur yürüyorlar.
Zahid ve kumaş takıntılı iri yarı kabartma senyörler geldi
Sulhu tarumar ettiğim için hakkımda menfî kararlar verdiler
Karar suretleri gece bekçilerine dağıtılmak süretiyle yayıldı.
Ezan okundu üst katlara çıktım.
Zırhları yeniden ezdiler çoğlattılar
Sırtımdan eğri büğrü yılanlar inip geldi
Bu arzda bir halkın arasına karşıtılar
Hepsinin birer derdini ısırdılar güldüler
Birkaç ısırgan otu karşılığında salıverildim
Yalandan tevazunun içinde tepindim durdum
Tırnaklarımın altında devasa çiviler
Yeniden bir açıklık buldum sanarak
Daha hızlı süründüm, yündüm, arındım
Maişeti ızdırabın önüne koymuş avcılar
Hüzne kallavi ıslıklarla karşı koydular
Sert naralar eşliğinde aydınladı gece
Gecenin içine tuhaf bir handa uyandım
Ağzıma dolan günahları gördüm
Bu defa akrepler geldi durdu
Kuyruklarında kahkaha sesleri
Simsiyah koştum kanatlarım kanadı.
Kanatlarım sıcak suda haşlanmadı
Tevatürün ebediyete mağlubiyetini izledim
Yanık bir tepenin ardından
Sırf kalbin daha hırsla cömertleşmesi adına
Yalnız o kimileri denilen temaşa kitlesine
Vakitsiz bir amel temayülü saçılsın diye
Küsmek hakkım değil ama yüzüm
Asılmak zorunda.
Akşamları da fenalaşan bir gayri toprak mahsülü histeri
Sancısından kült ruh yarılmaları duyuluyor
Sahteliğin curcunasına ben de eğilip kalktım tabii
Burada bu sarı işaretleri yoksaymak ne haddime
Uhrevi takunyaların üzerinde tozdan kaybolmuşlar
Onlar, vecd içinde mağrur yürüyorlar.
20 Eylül 2017 Çarşamba
su-i edep
Basit ve kimsesiz ayaktakımı olarak biz, bu sahilde yeniden dirilmeyi bekliyoruz. Bizim bir takım türkülerimiz de var fakat söyleyemiyoruz. Rüzgardan duyulmuyor ve rüzgâr, yalnızca bir kişi için sesini kısıyor. Kediler geliyor bazen. Patilerini karınlarına çevirip uyuyorlar. Herşeyi duyuyorlar ve bizi şikayet ediyorlar. Yine de onları seviyoruz. Bir kalıp tahtanın üzerinde derman bekler gibi başımızda sonsuz ağırlıklar, denge oyunu oynuyoruz. Bir zaman, aramızdan biri başını alıp gitmeye kalkıştı. Kimse engel olmadı. Gitti. Arada sırada haberleri geliyor. Kıvrımlı yollardan geçiyormuş. Bizi de davet etti fakat biz, kendimizde o yakınlığı ve cesareti göremedik. Yerimizde kalıp buradan ilga olalım diye ısrar ettik.
Gök bulutlarla doldu ve fırtınalar patladı. Sığınacak yerimiz yoktu, hep ısalndık. Yıldırımlar düştü, gök gürültüleri, çığlıklar ama manalı çığlıklar. Gözlerimizi belerttik de dizlerimizin üzerine çöktük. Türküleri bağırdık, duyulmadı. Duyulmuyor fakat yine de deniyoruz. Nasıl oluyorsa oluyor, birileri gelip onlar da yanımıza dikiliveriyor bazen. Sormuyoruz tabii burayı nasıl buldunuz diye. Burada herşey kapalıdır. Son gelene bakıyorum arada sırada. Koyu yeşil bir platosu var, başı kel ve yaptığı tek şey paltosunun düğmelerini ilikleyip çözmek. Sürekli bunu tekrarlayıp duruyor. Sahile sert dalgalar vurduğunda üzerine su sıçrıyor da o sırada şöyle bir etrafına bakıyor; yine devam ediyor. Çekilir gibi değil. Bir gün dayanamayıp ona bağıracağım; "Sen ne diye iklimeri çoğlatıyorsun?" diye. Büyük ihtimalle duyulmayacak. Burada hiç bir şey duyulmuyor zaten. Rüzgarın suçu değil tabii bu. Bu, bizim, adım atmaktaki, yürümekteki, gitmekteki acizliğimizden ve bu acizliğimizde ağzımızdan taşan kanlı irinli şehvetten, isteklerden ileri geliyor. Yine kediler geliyor.
Aramızdan biri bir gün bir ses duymuş. Uçan bir ağaç var, o söyledi bize de. Rüzgar, ağaçlara da dokunmuyor. Duyduğu şey bir kokuyu dillendirmiş durmuş. Rengarenk bir kokymuş bu ve yalnız konuşmayanlara gelir sürünürmüş. Biz de konuşmuyoruz pek tabii fakat ağız dolusu küfrü nasıl olsa duyulmuyor diye etrafa saçıyoruz. Bize gelmeyecek o koku. Tabii Bizimki akıl etmiş ve ağaca demiş ki " madem bize gelmeyecek bu koku, haberini ne diye veriyorsun?" Saçmalık. Biz yetilerimizi kaybetmedik ki. Akşamları yere oturmuyor muyuz veya sarhoşluğumuz esnasında bu önümüzdeki denize atlayıp histerik kahkahlar atmıyor muyuz? Bizim türkülerimiz hep yokluk üstüne bina edilmiş burada. Kimi bacaklarının arasından kimi de kıyamın terk edilmesinden esinlenip de yazmış bu türküleri. Halbuki bir tane güzel var diyorlar bize. Bu kediler hep aynı güzelliğin gözlerini yumuyorlar veya bu denizin, rüzgarın ızdırabı hep aynı güzelliğin yoksayılmasından doğuyor. Bunların bir önemi yok tabii. Hepsi kirli, küflü ruh külfetleri.
19 Eylül 2017 Salı
Tekinsiz
Külfetini yere indiren bir keskin deli
Doğruca mihraba yürür
Neyin töresiyse hamiline borç verir
Gitsin doğan güneşi paralasın diye
Tüm sırtlardan ağır betonlar dökülür
Yemyeşil ve kıpkırmızı halılara
Arkada bir odada iletken kablolar
Lafzın suretini geçirir durur
Bir kere de kapı hızla kapansın
Yüzümde ücra ve siyah
Gelişmiş ve oylumlu
Sonsuz çaresizlikle yıkılayım
Korkumun ardında pençelerim
Uykunun dibinde o fareler
Çok utanıyorum uyanmaktan
O sifon görüntüsünden
Farelerden
Cam kırıklarından
Tekinsiz su yansımlarından
Rikkatin içindeki şüpheden
Kapı çalmalarından
O tuhaf çocuklardan söz gelimi
kahkahalarla yürüyen...
Rikkatin içindeki şüpheden
Kapı çalmalarından
O tuhaf çocuklardan söz gelimi
kahkahalarla yürüyen...
13 Eylül 2017 Çarşamba
Bî-ab
Utancımdan sızlanıyorum. Kırmızı bültenle aranan külfetler bunlar. Öyle de suskunlaşmak hemen mümkün olmuyor. Bir gün böyle sonra tüm kutuplara yeni tuşlar buluyorsun, değmiyor. Israrcı olmak gerek. Gerek diyorum tabii, bu ne ahlak sızdırır ne de kümeslere vuran güneş ışığını gözümüzde büyütür ve anlamlı kılar. Kimsenin hakikatine ruj sürmeyeceğiz diye geziniyoruz güya. Ahmaklığı hissizlikle örtmeye çalışıyorum diyeceğim. Sonra rica ederim diyeceğim. Geriye doğru gittiğimi biliyor muyum peki? Sen, diye birini ortaya akoyacağım illa ki. Çünkü birini ortaya koymam gerek. Bir çocuk veya koparılmış bir bebek kafası da olabilir pekala. Bu mecrada sırf sen diyebilmem için bunlardan biri yeterli. Her yeri kana boyayan bir celladın tebessümünde gireceksem, tam burada bir beklentiye girebilirim. Senin için değil tabii. Kıyafetlerim uygun değil. Uniformalarımı giderek daha fazla yırtıyorum. Üstüme başıma sinmiş metruk sorular var ve sonra ücrada unutulduğu sanılan birahaneler, uçuşan etekler, sonra bu binanın bir alt katı mesela, benim oraya inmekteki tereddütüm ve elimde sallayıp durduğum yetersiz ve solmuş dürüstlük çekirdekleri...
Terleyerek ve korkarak bir başka koltuğun altına sığınıyorum. Durumum elbette ki umutsuz değil fakat bir ilim gelip ahlakımı alır götürür, ona bir şey diyemeyeceğim. Bilirler ve bilmezler konuşur anlaşır fakat hangi mevzuda? Paralar kimde duracak diye neredeyse gök yarılacak. Gök yarılsa, yıldızların arasında müthiş bir sobe kahkahası yükselir mi acaba ve yükseliyor. Taşlar çoğalıp dikiliyor. Karşımızda sonsuz merhametle donanmış bir kainatın, ona teşne olamamış bilinçleri dikiliyor. Göğün altına güneşlenmeye yatan, yarı açık bilinçle horuldayan pijamalı sosyetikler. Böyle şeyler hakkında asla konuşmamalıyım. Terk edilmenin asla ziyanlık üzerinden dönmediğini biliyorum. O, belki küçük bir patlama ile açıklanabilir. Kimse için bir mezarlık düşleyemem, senin için alıp bunu baltayla devşirin diyemem. Benim küçülmeye değen boynum, senin zarafetine denk düşmüyor tabii. Bazı çağrışımları ve özgürlükleri camdan odalara kapatmışlar ve onlara erişemeyoruz. Durduk yere tuvalatlere doğru koşturmamız bundan zannediyorum. En güzel müzik ve en güzel cümle ve diğer en güzel şeyler bir biçimde sonsuzun yansıması diyorum. Fakat sen, illa ki beni burada oturtuyorsun. Kalkıp gidemiyorum. Sonsuzluğa doğru doğrulup, oraya doğru yürüyüp, ona bir selam vermeme izin vermiyorsun. Ne diye oyalanıyorum bilmiyorum. Üzerimde çoğalan lekelerden şimdi ben mi sorumluyumm. Benim kabullenişim yalnız bu dünyada geçerli olacaktır.
Terleyerek ve korkarak bir başka koltuğun altına sığınıyorum. Durumum elbette ki umutsuz değil fakat bir ilim gelip ahlakımı alır götürür, ona bir şey diyemeyeceğim. Bilirler ve bilmezler konuşur anlaşır fakat hangi mevzuda? Paralar kimde duracak diye neredeyse gök yarılacak. Gök yarılsa, yıldızların arasında müthiş bir sobe kahkahası yükselir mi acaba ve yükseliyor. Taşlar çoğalıp dikiliyor. Karşımızda sonsuz merhametle donanmış bir kainatın, ona teşne olamamış bilinçleri dikiliyor. Göğün altına güneşlenmeye yatan, yarı açık bilinçle horuldayan pijamalı sosyetikler. Böyle şeyler hakkında asla konuşmamalıyım. Terk edilmenin asla ziyanlık üzerinden dönmediğini biliyorum. O, belki küçük bir patlama ile açıklanabilir. Kimse için bir mezarlık düşleyemem, senin için alıp bunu baltayla devşirin diyemem. Benim küçülmeye değen boynum, senin zarafetine denk düşmüyor tabii. Bazı çağrışımları ve özgürlükleri camdan odalara kapatmışlar ve onlara erişemeyoruz. Durduk yere tuvalatlere doğru koşturmamız bundan zannediyorum. En güzel müzik ve en güzel cümle ve diğer en güzel şeyler bir biçimde sonsuzun yansıması diyorum. Fakat sen, illa ki beni burada oturtuyorsun. Kalkıp gidemiyorum. Sonsuzluğa doğru doğrulup, oraya doğru yürüyüp, ona bir selam vermeme izin vermiyorsun. Ne diye oyalanıyorum bilmiyorum. Üzerimde çoğalan lekelerden şimdi ben mi sorumluyumm. Benim kabullenişim yalnız bu dünyada geçerli olacaktır.
11 Eylül 2017 Pazartesi
Toplanalım tezahürü
Ağaçlardan üzerine sararmış kimonolar dökülsün
Rakiplerin de iyice soğusun o arada
Benlerinden tutar yırtarsın
Onların boyun kemikleri eğrilmiş
Sırtlarında küstah ağrıları var
Sen vakarla geçip gidersin yanlarından
Tabii teninden dışarı korkular fışkırsın
Çünkü onlar,
Hırpalanmış ve tek düze yürürler
Ellerinde baltaları var
Küskün çeneleri iyice sıkılı
Bir trombon patlamak üzere anırsın
Sen de ağzından salyalar çıkararak dövüş
Sigaraları küllüklerden düşsün
Müzik giderek kızarıp bozarsın
Utanmaz atlılar bu toprakları deşsin dursun
Sen onlara değrimenleri göster
Onlar sonuna kadar yenilecekler
Küstah ağrılarıyla beraber
Rakiplerin de iyice soğusun o arada
Benlerinden tutar yırtarsın
Onların boyun kemikleri eğrilmiş
Sırtlarında küstah ağrıları var
Sen vakarla geçip gidersin yanlarından
Tabii teninden dışarı korkular fışkırsın
Çünkü onlar,
Hırpalanmış ve tek düze yürürler
Ellerinde baltaları var
Küskün çeneleri iyice sıkılı
Bir trombon patlamak üzere anırsın
Sen de ağzından salyalar çıkararak dövüş
Sigaraları küllüklerden düşsün
Müzik giderek kızarıp bozarsın
Utanmaz atlılar bu toprakları deşsin dursun
Sen onlara değrimenleri göster
Onlar sonuna kadar yenilecekler
Küstah ağrılarıyla beraber
5 Eylül 2017 Salı
Porcupine Tree Arriving somewhere but not here
Kıyam esnasında gözüme, buğulanmış kasvetin, rehavetin ve üzeri örütülü hırçın canavarların, despot bir gölgeye dönüşüp başımda beklemesi göründü. Ne isteksizim ne de geriye düşüyorum. Bu ayakta durmak, bir yığının bağırşmasına dipsiz tavansız bir tepkidir diye eğilmiyorum. Aklımın içi çürümüşse çürümüş. Pervasızca dilimi oynatmıyor da değilim tabii ama ne pişmanlıklar geldi durdu eşikte hiç gözümü değdiremedim. Tavanın ücralarına baktım, bilir gibi oldum, sustum. Yanıbaşımda eğilmiş yamulmuş bir uyuşukluğun beni beklediğini gördüm. Ellerimi çözsem tüm bu kıvam bozuklukları, ses düşmeleri, kaybolup gitmeleri, akılsızca edinilen güzergahlar veya açık, kapalı ikilikleri düzelmeyecek. Vazgeçmek istemiyorum ve bunu elimden geldiğince kibarca söylemek isterdim.
Ellerimde beyaz bir ışık, gölgenin ecramını ilelebet söndürecek gibi parladı. O parıltının içinde sonsuza düştüm, bir daha olmayacak dedim, hep buradayım artık. Sayfalar istediği kadar dönsün, bir ağaca bakar dönerim dedim veya gider bir istek yaparım da hemen yeşillenirim. Hem eğilip bükülmem, kimmiş onlar derim. Kıvrımlı bir yolda ağaçların gövdelerini okşarım. Sonra gider insanlara devadır bu derim, gülümserim dedim. O hışımlı gölge, kocaman bir ağız biri çoğalarak büyüdü de üzerime çöktü. Bir sonra olacağını düşündürtmedi bana, ellerimi alıp iki yana açtı, yanıbaşımdaki uyuşukluğu ağzıma doldurdu, sen kimsin dedi tüm kıyamımı aldı duvara fırlattı.
Hırıltılı bir iç geçirme işittim. Ellerimin altında kocaman siyah torbalar gördüm; içleri kıpı kıpır. İğrenç ve iğrenç bir iğrençlik içinde müthiş bir hazla ne de güzel bir müzik dolandı durdu içimde. Devrik. Bu defa sırf meraktan ayaklandım ve ağzımda ne güzel bir gülüş vardı kim bilir. Kimse kapıyı çalmadı. Duvarların rengi ne kadar da göz alıcı geldi o an ve hemen duvarlara tükürmeye başladım. Her hamlemde duvarları biçimsiz bir siyaha boyadım. O kadar iğrenç bir iğrençlik oluştu ki üzerimdeki hakkını asla ödeyemem. Hemen bulamaç oldum. O karmaşıklığın içinde kırmızı ipli bir seccade döndü ve dönsün ki onu da gördüm. Hemen içime içim demeye kalkıştım ve "benim" demenin sonsuz kibriyle ve şatafatıyla coştum. Hemen çıplandım. Buz gibi duvarlara değdim. Kokular bir biçimde yine kokuydular ama ben peşlerinden gitmedim. Ne olmuş. Bağırmadım diye, ses yapamadım diye, uyuştum diye kim konuşa konuşa gelecekmiş buraya! Daha düz ve daha yoğun lütfen ve lütfen ve sonsuz kere lütfen. İtiraf edemeyenlere bir sürü kibarlığı iftira ede ede onları yaftalarsam bir şeyler olur mu, değişir mi acaba? Ben bu beyaz masanın altına çırıl çıplak girip korkudan çığlık atamıyorsam ve bu beyaz lamba simsiyah olup hala ışıklarını saçabiliyorsa tüm kıyafet dolaplarını boşaltın da bana tozlanmış sazımı çıkarın. N'olur çıkarın.
Kimine safiyane sorulur; böyle ahvali nereden edindin, sırtına hangi iblis eğildi, yaslandı da böyle kirlendin, gözlerindeki bu boşluk nereden sızmış da gelmiş diye. Yalanvâri, müştemilat, bok kokan sorular bunlar. Belki hak ediyorum ve belki acımasızca sorulmalı böyle sorular; kamçıların şaklama sesleri arasında, yine çıplak ve utanmaz biçimde. Dertleri sıralayalım; Isırgan duyularımı düzgün, rengini beğenerek alıp yatak odasına tıktığımız bir şifonyere sığdıramadım. Geçelim. Sahici olduğunu bir biçimde bildiğim yüksek ve içtenlikli acılara boyun eğmeyi düşündüm düşündüm bulamadım. Ağrılardan bahsetmeyeceğim. Devam edersek; Bir sürü yalancı arasında yine ayaktayım sayılır. İnançsızların imanından zedelendim. Kilitleri takıp yine ayağa dikildim. Ellerimi saldım. Kulağıma değen bir duvarın bükülmesini hissettim. Yanaklarıma da değdi. Belki burada değildim. Yine de incecik ama sağlam parmaklıkları gördüm. Diyelim gördüm, ne diye açık saçık gülüşmelere bakıp bakıp ağladım bilmiyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)