13 Ekim 2017 Cuma

Lehte bir riyâ

Küll, sahiden de insanın aklına dolaşan bir şey değil. Bunu biliyoruz artık. Yüklerin altından bakan küçük adam asla gülmüyor. Gülmeyecek ve bazı ağrılar doğal olarak artacaktır. Öyle üstün bir boğazlama yöntemi olarak ellerinde çelenklerle mezarlığa saygısızca ve ayakkabılarıyla girerlerse olacağı bu. Olan şey, duvarları biçimsiz, loş ve turuncu bir ışık altında işte dar bir mağarada mahsur kalmak olayı. Parmaklıkların arasından uzun bir Hasan sakalını uzatıyor söz gelimi. Öylesine uzun bir Hasan. Nasıl bir sakal ama ve nasıl bir çığlık o Hasan'dan çıkan. Deli divane cezbesinde betondan bir apartmanın kendini zemine vurup kaldırması gibi. Hiçlerin defaeten tekrarlanması sonucu bir gökyüzü, o gökyüzünün kifayetsizliğinden doğan amaçsız gülümsemeler, tuhaf bir nezaket, ellerin hissizliği, kalp kurulukları ve simsiyah, mide bulandırıcı o gökyüzü. Bu döngünün orta yerinde kimsenin Hasan'a bir şey demeye hakkı yok. Hasan sakalını parmaklıklardan uzatır, tuhaf kahkahalar atar, "Bak!" der heyecanla bir el arabası dolu boku gösterir ve sonra insanın yüzüne bakar "Ne güzel!" der. Hasan'ın sakalına kimse karışamaz. Onun ellerinin temizliği tartışılmaz. Ben, o maparanın içinde doğudan esen rüzgarların sesinden işitiyorum. Bir şeyler duyuyorum. İleri geri voltalar atıyorum. Cüce ateşin etrafında dönerken duvarlara kıymık gibi batmış zayıf ve kambur gölgemi görüyorum. "Küll" diye geçiriyorum içimde, "Hasan'dan ayrı düşünülemez. Uygarlığımız Hasan'a bağlı. Yine de bunların hiçbiri Hasan'ı ilgilendirmiyor. Hasan, sakalının ucunu sağa sola sallayıp duruyor." Bir an dönüp bakıyorum. O da bana bakıyor. Gülmüyor. Hasan yüklerin altından bakıp gülmeyen o adama benziyor. Kaşları çatılmış o genç adamın Hasan'la bir ilgisi yok halbuki. O adamı ben uydurdum. Daha yüklerine bile karar vermedim. Hasan'ın kaşları da çatık fakat ağzında muzip bir gülümseme ve o gülümsemenin utanmazlığından doğan salyalarla benim önüme fırlattığı sakalının ucunu tutmamı bekliyor. Tutuyorum. Sakalını hızla çekip beni yere düşürüyor. Kahkhalarla gülüyor. Boşuna uğraşıyorum. Bu kez ben hamle yapıp Hasan'ın boynuna yapışıyorum. Dişlerimi sıkıyorum. Morarmış göğe bakıyorum; "Öyle göründüğü gibi değil" diyorum Hasan'a. Hasan salylarını saçarak "O ateş yeni değil" diye hırlıyor. Boğazını bırakıp mağaranın en kuytusuna çekiliyorum. Yere çömeliyorum. Ne hıncım ne öfkem var. Sırf bir işin lügatında bu mağaraya düştüm. Başka cümlelerin kulelerinden aşağı yuvarlandım. Kendi liyakatimi kuyulara fırlatıp kapattım. Ne hülyalı ve ne yiğitçe ahkamlarımı sunup çekilirim diye yaşadım da bak burada, bu uzun Hasan leşimi yere seriyor. Lütfun, küll ile irtibatı kabalıktır, zillettir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder