“Ben buradayım, başka bildiğim yok, elimden başka bir
şey gelmez.”
“F. Kafka”
“F. Kafka”
Bir. İki. Üç. Sessiz. Her noktadan
sonra takip ediliyor muyum diye arkama bakıyorum. Evet yine. Tekrar. Gerçekten
bunaltıcı. Ellerimin işe yaramazlığı bir itici güç gibi beni her defasında
rezalete sürüklüyor. Teselli olmak zorunda olan biri olarak kaçabileceğim
sınırlı yer var. Kaçamıyorum. Sinirliyim. Her kelimeden sonra biraz daha
sinirleniyorum. Kelimenin kudreti olabilir. Fakat olacaksa yalnızca bir
kelimenin olmalıdır. Bu kelime, hakikatte birdir. Fakat biz uzayda dönüp
durduğumuzdan kafamız karışıyor. Bu konuda anlayışlı olunabilir tabii.
İnsanların ekserisi gerçekten müthiş güzel gözlere sahipler. Çağımız bu
farkındalığın her daim askıda kalmasına sebep oluyor. Çağımız bok gibi. Biraz
şiddet ve uygarlığın azınlık olarak birleşmesi ile oluşmuş sahte medeniyetin
yalancı refahını tek değişkenli hayatlarımıza enjekte etmeye çalışırken kimse
kimsenin gözlerine bakmıyor. Baksa da görülen şeyler soyut olmayan, ya tahrik
veya tahkir içeren duygularla sınırlı kalıyor. Yıkılan bir dünya bazen
seyredilesi tek şey oluveriyor. Görünmeyen fakat sürekli devam eden bir
tahkikatın varlığı herkesi tedirgin ediyor. Biliyorum çünkü tedirginim.
Olmadığını söyleyenler, inanmayanlar, inanan sıçıp batırıcılar sarhoş olmuş,
tuhaflaşmış, belki algıları ölmüş, ziyan olmuş terezlerdir. Seni ifşa ediyorum.
Bu bir heba. Çok açık. Çalışkan devlet adamları bir farzı sağlıyorlar diye
boyunduruk altına giren tüm kısır akılları tepemde tepinirken seyrediyorum.
Gerçek şu haksızım. Fakat aklımın yetersizliği bana konuşma hakkı etrafımdaki
herkese de gitme hakkı veriyor. Sonsuz ihtiyaçlarını kelimelere döken salakları
kimse dinlemek istemez. Evet kaçışımı ilan ediyorum. Noktalar arttıkça,
kelimeler arttıkça gece olmasını ve o gecenin içinde sonsuz pencerelerin
açılmasını, sonra da o pencerelerin içinden sonsuz renklerin içeri girip huysuz
köylüleri, yöneticileri ve ölüleri şenlendirmesini istiyorum. Hemen önümde bir
merdiven var. Bunu kimse bilmiyor. Fakat çıkmadan önce ellerimi yıkamalıyım.
Her gün, gün boyunca belki sonsuz cinayet işliyorum. Ellerimi yıkamalıyım.
Olmamak isteyen aymaz akılların veya matematiği icat ettiğini sananların ticari
inançları yüzünden kendimi buladığım çamuru temizlemek için maddeden berî bu
merdivenlerden çıkmam gerektiğini hissediyorum. Bu bir his. His tehlikeli.
Fakat tehlikeli olanı, bok gibi olana tercih ederim. Rehavet, içten tutuşmalı
istekleri şahlandıran bozuk umut üretkeni bir makine gibi, durduk yere insana
sigara yaktırıyor. Yerine koyulmayacak istekler türetip, insanın aklını iğdiş
ediyor. Nefretle dolu kelimeler çoğalıyor. Birkaç kapıdan birinden çıkmam
gerek. Dolayısıyla bir bineğe ihtiyacım var. Korku dolu tüm yeryüzünde uyuşturucu
almak gerek. Binek dediğim bu. Bu haklı bir çözüm. Mutlu olmanın bu kadar imkânsız
olduğu durum ve yerlerde bu tercih mecburi istikamettir. Herkes kendi ahkâmını
kesip gider. Makul. Eğer mutlu olmak istememek mümkünse. Mümkündür. Fakat, bu herkesin
unutmak istediği bir ihtimal. Dahası kalmamış bir haz dünyasının içten dışa
doğru neredeyse püskürerek çürümesi tabii ki gizli bir tedirginlik
yaratacaktır. Sapsarı olan güneş bir gün balgam yeşiline döndüğünde yine bunun
böyle olduğuna inanmayanlar çoğunlukta olacak ve ana haber bültenlerinden bilgi
verilmesini isteyecekler. Bu komik bir şey değil. Kesinlikle değil. Ayaklarında
parlak ayakkabılarıyla hızlı ve kararlı adımlarla yürüyen bir adam ve yanı
başında asık suratlı bir kadın herkesin tüm yaşam ızdırabını bir parlamento kurarak
sonlandıracaktır. Lafı uzatmanın başka bir yolu. Halbuki savaştan bir farkı
yok. Sınırsız düşünce, ayrılık, kaçış, iradenin yersiz hale getirilişi.
Kıpırdamadan durmanın mümkün olmadığı her yere çöp atan kirleten yüce
devletler, ulu hakanlar ve teşebbüsleri kısa kesilen ince ruhlar, sanatçılar,
kaçaklar, sürgünler. Bitişi mümkün değil fakat bir bitiş bekleniyor.
Bekliyorlar. Ahlaksız umutlular, umut etmenin, edepsiz barışseverler barışın,
Kaderi suçlayanlar da yeryüzünün içine ettiler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder