25 Temmuz 2017 Salı

Eski hikaye -1

       Tepede oturmuş güneş doğacak mı diye bakıyorduk. Doğmadı. Uzun süredir ne mavi gök ne de ıslak çimen görmedik. Yeryüzü bilinmeyen sebeplerden kahverengi bir çukara dönüştü. Tabii bu mevzuda herkesin içine doğan şeyler vardı. Benim de var ama söylemeyeceğim. Tepeden indik. Tüm ışıklar yanıyordu. İçeri girdik. Gülümsemek yasak olduğundan ne müzik çalıyordu ne dans eden vardı. Sahneye yine de yan gözle baktım. Bomboş. İçler acısı. İnsanlar masalarda oturmuşlar, bir şeyler içerek zaman geçiriyorlardı. Biz ikimiz farklıydık. Biz ümitliydik.  Başka türlü söylersek romantik salaklardık. Okulda verilen eğitim, rasyonlist ve materyalistlerin mutsuz, acımasız ve dinsiz oldukları yönünde taraflı bir eğitim olduğundan bizi romantik, yalancı ve güleryüzlü yetiştirmişlerdi. Meğer dinin mevzuyla pek ilgisi yokmuş. Sonra işte gülmek yasaklandı. Tabii herkes bunu hemencecik kabullendi. Soyut bir öfke dahi peyda olmadı. Minicik bir çığlık dahi işitilmedi. Yazık.  Mesela ben, gülümsemenin yasaklandığı zamanı hatırlıyordum. O zamanlar hapsiteydim. Arada sırada ziyaretime gelen bir hayaletle saatlerce muhabbet ederdik. Gri bir adamdı. Fıkralar anlatırdı. O fıkaralara çok gülerdim. O zamanlar fıkraları çok severdim. Bok gibi zamanlardı. Sonra bir biçimde gülemez oldum. O yine hergün gelip anlatmaya devam etti ama her defasında yalnızca kendi güldü. Böyle olunca hüzünlendi. Griliği siyaha kesti ve bir gölgeye dönüştü. Sonra kayboldu gitti. Aslına bakılırsa hiç tedarikli değildik. Yine de hergün güneşe bakmaya gidiyorduk. Israr ediyorduk.

        Garsona seslenip iki tane süt getirmesini söyledim. Hiç tepki vermeden gidip getirdi. Hiç kibarlık da kalmadı. Sütümüzü içip çıktık oradan.Ben atımı çözüp bindim o çözemedi. Elleri olmadığından mıdır nedir ipleri çözmesi çok uzun sürüyordu. Beklemedim. Sonra alınıyordu. Eve gittim. Kapıyı açıp içeri girdim. Bomboş. Pencereler açık. Ne güzel. Kapının önüne oturup sabaha kadar bekledim. Beklerken yeryüzünde var olan inceliklerin ve zarafetin bu karanlıkta gürünmediğinden olsa gerek artık iflahlarının kesildiğini ve göğün bir yerlerinde açılan deliklerden yoğun bir sıvı gibi yavaş yavaş sızarak bizi terk ettiğini düşündüm. Yok oluyorduk fakat bu çoğunun zannettiği gibi bir anda dünyanın patlamasıyla değil yavaş yavaş oluyordu. Bana kalırsa hiç acıklı değildi. Yok oluşu sindire sindire yaşayınca insan tam idrak edemiyordu. Yani bu kadar yavaş olunca yok olduğumuz gerçeğini unutuyorduk. Aksini talep ediyor değildim tabii. Bir anda hepimizi yıldırım falan çarpmasındı. Yanlış yaşıyorduk ondan. Bir de ben ümitli olanlardandım. Kızgın değildim. Yalnızca yıldızlara bakmaktan delirmek üzereydim. Gayet makul, hormonların kimyasal tutarsızlıklarıyla açıklanabileck herhangi bir hastalık. Rüzgar çıktı. Üşüdüm. Eve girdim, evin o halini görünce sinirim bozuldu. Çıktım baktım evin önünden atımı da çalmışlar. Küfür de edemedim. Hırsızları bulup öldürmeyi düşündüm ama birincisi silahım yoktu, ikincisi korkağın tekiydim. Neyse yaşayıp acı çeksinler. Kendimi öldürsem yasaktı. Sinirimden kafamı verandadaki tahta direklere vurmaya başladım. Gök gürlemeye başladı. Yağmur yağmayacaktı. Gürleyip duruyor bir türlü yağmıyordu. Bayıldım.

  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder