"Ne dileğin varsa kendini yokla
Mürşidin pendini iyice sakla
Damardan, ilikten, kandan içerû"
"Şah İsmail (Hatayî)"
Saklanmanın iltihaplandığını anlayınca, ellerini sımsıkı dizlerine yapıştırıyor. En derinden soruyor. Cümle kıdem ehli parmak dahi oynatamıyor. Israrla buzları yıkıyor, sırtını büküyor, yekiniyor. Cepleri kırıntılarla dolu, bunu bilen biliyor. Gülmenin, çiğnemenin, hayvan gibi yutmanın mağduru. Bir izin gelmiş gibi darağacına havlusunu asmış yüzünü siliyor. Kimler geliyor geçiyor da tek bir kıpırtı yok gözlerinde. Yalnız dişleri takırdıyor. Kimse yok. Bilemeyecek. Burası en aşağıdan, aşağıya bakınca bir ihtimal görülebilen çıplak bir tepe. Issız değil. Hâşâ ve kellâ. Küçük çocuklar görünüyor buradan. Işıldayıp sönüyorlar. Sınırları eşeleyen iki üç tane inleme, çığlık belki. Derhal salıveriyor ellerini. Tüm kelimeleri geri çekiyor. Alnı terlemiş iki üç damla kadar. İlla gelecekler diyor ısrar ediyor. Böyle de rahat oluyormuş. Caniler çoğalıyor o sırada daha da hızlı. Yıldızlara ait yeni anlamları bulup iplerini çözüyor yüzünde gereksiz bir tebessüm. İnatçı. Bırakmayacağım diyor. Halbuki iyimser bir bakışla bile bir nokta kadar görünüyor. Akşamları duvar diplerine yeni yeni dervişler iniyor. Kaşlarını çatıyor hemen ve hemen hiddetle yollara çıkıyor, yolları devirir, yoğurur gibi yürüyor. Hışımlarına kimse itibar etmese de, sırtında bir gıdım hak taşır diye dertlenmiyorlar. Sıradan bir akşam. Çanlar çalacak yine ve duvarlar biraz daha yükselecek. Yarımlar belki tamamlanacak sonra bir şeyler yarım olacak... İfsâdın devamı. Terk etmek burada da yanlış anlaşılıyor. Sabah olunca herkes gözlerini kocaman açmış ağaçlara bakıyor, şaşırıyor ve birbirlerine haber vererek hayranlıklarını yüceltiyorlar. Tabiat, üzerine bunca düşen bu ilim eşrâfını tebessümle karşılıyor. Soğuktan morarmış elleriyle hiddeti dinmiş, yumuşamış bir hilm-ü selim ile dolanıyor sokaklarda. Israrla kaldırmıyor başını ve ölümü düşünüyor. İncecik bir kan sızıyor ağzından, cümle hekim teessüf ediyor. Kilimlere doğru yürüyor. Sapsarı, eprimiş, solmuş. Gökyüzünde küçük bir aralık görünüp kayboluyor. Aynı şeyler. Sırra kadem basan uzun yüzlü bir münadi çıkıp geliveriyor. Kilimlerin önünde sırtını dikleştiriyor. Bağırıyor; "Kimse Cennet veya Cehennemi seçmek zorunda değildir. Sen ikircikli bir yurdun altında zulüm ile payidar olmuşsun. Sözün beladır. Ellerin beladır. Yürümen de gülüşün de beladır. Tam ortaya bir sur dikilmiş. Daha da burada beklemeyeceksin." İki eliyle, hınçla oracıkta boğuveriyor münâdîyi. Titrek elleriyle, köpek gibi soluya soluya gidiyor. Cümle katiller, elleri ağızlarında titreşiyorlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder