Kayıp.
Birkaç adım daha atamadım. Durgun olmanın bir bahanesi de yok. Akşamlar birbirinin aynısı değil. Hiç bir sayının tekrar etmemesi gerekiyor. İlerleyemedim, gidemedim demenin ne denli büyük, yapış yapış bir yalan olduğu böylece açıklanmış oluyor tabii fakat gerçeklerin her daim bir takım lükslerle var olduğu da reddedilemiyor. Madem öyle, düş kurmak evvele nazaran daha makbul.
Kirli bardaklar çoğaldı. Ağızlarına kadar zıkkım dolu. Bana dikine vuran diken sapları mı var burada peki? hayır. Kat'i suretle bir reddediş gösterebildim mi peki? Geçelim. Gülümsemenin ne derece manidar bir şaka olduğu, göklerin bağırışmaları sırasında ortaya çıkıyor. Yağmurun bunca güzel yağması kimleri sise pusa hayran ediyorsa, onlara dönüp gülümsemek gerek sanırım. Şimdi ben tabii yine gidemiyorum. Duvarlara duyduğum saygından mıdır yoksa düşlerimin hiçbir zaman tam olarak bir düş olamamasından mıdır bilemiyorum. Belki parmaklarım doğru notaları bulamadığından içten içe hevesim kırılıyordur kim bilir.
Cehennemin çürük kokusu, cehenneme iltifatlar ve tabii ona dair korkular, istekler, davetkar yol istekleri, kırmızı renkli afişler iyice etrafa saçıldı. Uzun süre kıpırdamadan durduğumda burnuma abuk sabuk bir ataletin, ne derece gerçek olduğunu bilmediğim iğrenç kokusu geliyor. Bunu etrafa saçmak istemiyorum. Belki duyduğum şeylerden ben sorumlu değilimdir. Bilgelik döne döne bir zırvalığa dönüştüğüne göre ben de hiç kıpırdamadan durmaya, zamanı yok saymaya ve işte diğer kısır yaşam örgülerine övgüler düzerim kim bilir. Kendi fikirlerimi, yollarımı, gözlerimi, ellerimi gerçek ilan ederim de ağzını açanı kırbaçlatırım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder