Elimde ıssız bir rica çevirip duruyorum. Sonra parmaklarımın ucunda kanlar, önümde düznsiz bir duvar ve o duvarın hüzünlü istikbali görünüyor gözüme. Hemen gözlerimi kapatıyorum. Derinleştiğim şey, bir uçurum olmalı. Orada ne kadar beklersem, daha yükseğe çıkıyorum. Kim bilir ne zaman düşeceğim fakat düşeceğim. Lütfu inkâr kertesinde elimin tersine yapıştırmışım, bu işin başka bir yolu yok. Kibar olmak çözmüyor bunları. Aklımda belli belirsiz işaretler var diye yaşam daha soğuk veya daha sıcak diyemem ki. Beni kim bilir hangi kırıntılara paylaştırdılar.
Bir çığırtkan duyuyorum sürekli ağaçları sarsıp duruyor. Aynı şeyleri söyleyip duruyor. Ben başka ağaçların arkasında gizli gizli onu serediyorum. Korktuğumdan değil fakat midem bulanıyor. Ağzımı ne zaman açsam, havaya simsiyah bir duman karışıyor. Sonra herşeyin tadı bir öncekinden daha fazla kaçmış oluyor. Ben ellerimle ağaca tutunuyorum. Ağacın gövdesini öyle bir sıkıyorum, yamuk yumuk da olsa bir çatırtıyla karışık bir inilti duyuluyor. O çığırtkan arkasını dönüp bana bakıyor birden. Bakıyorum ağzından mor gömlekler boşalıyor, sonra kağıt tomarları ve apartman bacaları fışkırıyor. Beni göremiyor, başka bir şeylere de bakınıyor mu bilmiyorum, bir şey göremeyince de işte ne yapıyorsa onu yapmaya devam ediyor.
Şimdi tekrar duvarın önünde yine bir ricayı çevirip duruyorum. Karanlık bir memlekette ilklerin el çırpıştırmalarını hissediyorum nedense. Sonra hayalimde incecik, kıvrımlı bir yolda yürüyorum. O yol, kıvrımlı, üstünde sivri taşlar var. O sivri taşları görünce öyle bir seviniyorum ki bildiğim tüm şeyleri unutup o yolda kendimi kanata kanata yürüyorum. O yolu hayalimde görüyor olmamın bile bir ihtişamı var. Benim unuttuğum gurbetliğimi zarafetle başımı kakan güzel yol. Unuttum çünkü ellerim kuru, alnım kuru ve üzerimde kim bilir ne zamanın kıyafetleri delik deşik olmuş ve beni taşıyan bu yeryüzünün kendine has kıyametinde dirilmeyi analayamayan bir ben kaldım azannediyorum. O patlama çatlamaları duyamadığımdan unuttum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder